‘Bu sefer gerçekten makam müziği yaptım’

Burak Abatay @abatayburak burakabatay@birgun.net

Müzisyen Fulya Özlem, üçüncü stüdyo albümü Manidar Boşluk’u müzikseverlerin beğenisine sundu. Albümde Özlem’e kanunda Asineth Fotini Kokkala, udta ise Marina Liontou-Mohament eşlik ediyor. Almanya, Yunanistan ve Arjantin’de yaşayıp oralarda da müzik yapan Özlem’le Beşiktaş’ta bir araya geldik ve bu çok renkli üretimlerini konuştuk.

► “Manidar Boşluk” üçüncü albümünüz. Bu albüme gelene kadar aradan geçen zamanı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında bununla ilgili tatlı bir metafor var. Ben küçükken 8 yaşından 14 yaşına kadar musiki cemiyetinde keman çalmıştım. Sadece Türk müziği repertuvarı çalıyorduk. Hatta şarkı söylemiyorum da. Şarkı söylemek benim için o kadar doğal bir şey ki onun bir müzisyenlik türü olduğunu bilmiyordum. Yalnızca keman çalıyordum. Üzerinden zaman geçince metal müzikle, rock müzikle tanışınca bana yaptığım şey çok anlamsız gelmeye başladı. ‘Bu müzik mi?’ gibi düşünmüştüm. Onun pabucunu dama attım. Annem de bizim cemiyette ud çalıyordu. Ben artık keman çalmıyorum, Türk Müziğini bıraktım diye annem üzülüyordu haliyle. Cemiyetteki bir hocamız da anneme “Üzülmeyin aslına rücu edecektir” demiş. Ben de yıllar geçti ve aslıma rücu ettim. Bir ara albümün ismini rücu ya da dönüş koymayı düşünüyordum ama arkadaşlarım beni durdurdular. “O çok kişisel bir şey, en iyisi sen daha anlaşılır bir şey koy” dediler. Ben de ‘Manidar Boşluk’ koydum bu albümün adını.

► Bu ne demek?
Aslında pek çok şey demek. İngilizler’de bir ifade vardır. Bir yere gidersiniz; bir parti de ya da bir toplantı. Ve orada mutlaka olması gereken biri vardır ve onun yokluğu da herkesin gözüne batar. ‘Nerede bu?’ diye sorarsınız. Bizim de etrafımızda manidar boşluğunu hissettiğimiz yokluğuyla gözümüze batan o kadar çok şey var ki, bütün onları ifade ediyor aslında Manidar Boşluk. “Şehirde eski binalarda yüz yıllar önce kimler yaşıyordu, bu sokaklarda acaba hangi diller konuşuluyordu? Onlar şimdi nerede?” dediğiniz zaman yine bir manidar boşluk yaratırız. Yok sayabileceğimiz bir boşluk değil o. O Manidar Boşluk.

► Köklere dönüş nasıl hissettirdi?
Çok iyi hissettirdi. Çocukken o müziği yaparken daha ne yaptığımı bilmeden ama hissederek yapma hali vardı. Yani teorisini de elbette öğreniyorduk ama açıklayabileceğim bir şey değildi. Şu bestede şu geçkileri kullanıyorum bunu bundan dolayı kullanıyorum diye açıklayabileceğim bir durum olmadan çalmayı öğrendim. Sonra pek çok başka müziği icra ederken bu sefer o ilk öğrendiğim müziğin etkisi de hep oldu üzerimde. İlk albümümde ‘Buz Kraliçesi’nde de hem makamsal olan ama caz yapısı altında şarkılar vardır. ‘Alba’da da öyle. Bir füzyon içerisine giren makamlar Güney Amerika’nın müziğiyle buluşuyor. Ama ilk kez bu albümde bütün bu füzyonu falan bir tarafa bırakıp gerçekten makam müziği yaptım ve bir de açıklayabileceğimde bir noktadayım. “Bunu bundan dolayı yaptım, burada şu geçkiyi kullandım. Bu şarkı tam şarkı formunda değil çünkü bu şarkının bir meyanı yok sadece zemini var. Nakaratı var” diye onu açıklayabilecek durumdayım. O yüzden bana çok iyi hissettiriyor. Evimde hissettiriyor. En önemlisi de bağlamında anlamlı hissettiriyor.

Belki Japon müziği de yaparım!
► Böyle mi devam edeceksiniz?

Onu hiç bilmiyorum. Zaten insan böyle şeyleri planlayamaz. On yıl önce bugün burada olacağımı düşünemezdim. Ben Berlin’e bir hafta gitmiştim; dört yıl kaldım. Öyle bir insanım. O yüzden hiç bilmiyorum. Hangi müziği yaparsam yapayım, mesela İrlanda’dayım ve İrlanda müziği yapıyorum; ‘Çok güzel. Japonca mı bu?’ diye soruyorlar. Bu İngilizcemden ya da şarkıdan dolayı değil. Belki sesimin tınısından dolayı böyle. İnsanlar sesimi Japonca sanıyor. Belki de bir gün bu sebeple Japonya’ya gideceğim orada bana sarılacaklar ve “Nihayet geldi, seni bekliyorduk kırk yıldır” falan diyecekler diye düşünüyorum. Ondan sonra Japon müziği yapacağım belli mi olur. (Gülüşmeler)

► Birden fazla tür icra etmek avantaj mı?
Neden müzik yapıyoruz? Müzik de kitap yazmak gibi. Belki hatta doktora tezi yazmak gibi ya da bir mimar gibi bina inşa etmek gibi, bir şey tasarlamak gibi… İfade biçimi. Ben sanatçıları çok şanslı buluyorum. Çünkü herkesin duyguları var ama o duyguları ifade etmek için bizim akabileceğimiz bir icra, bizim şekil verebileceğimiz bir malzeme var. Benim için de bu müzik ve edebiyat. Ben onlara şekil verebiliyorum. O şekli verirken de formasyona ihtiyacım var. Ne kadar teknik bilgim iyi olursa ne kadar çok müzik tanımışsam o kadar anlatmak istediğim şeyi anlatabilirim. Ama ben ne yaşıyorsam ondan etkileniyorum ve onun verdiği ilhamla bir şeyler yaratıyorum. Ne yarattığım üzerinde benim bir kontrolüm yok. Oturup bundan sonra bu müziği yapacağım diye karar vermiyorum. Bilakis o benim günlüğüm gibi. Listelerim de benim müzikal günlüğüm. Bir döngü var bu döngü ne zaman ki doluyor ben onu albüme çeviriyorum. O yüzden kim bilir daha hangi tür müzikler yapmaya devam edeceğim.

► Albüm kartonetinde bir cümle kuruyorsunuz: “Dolayısıyla taş plakların günümüzün post moderni benim için manidar boşlukla bir araya gelip bana ilham verdi ve bu şarkıları yazdım. Bu da bir füzyon mu? Post modernizemin postu.” Ne demek bu?
Evet postun da postu. Post modernizemin ötesinde bir yerdeyiz artık postgerçeklik var. Dostoyevski diyor ya “Gerçek yalanların türevidir” diye. Yani öyle bir noktadayız ki biz söylüyoruz sonra iki gün sonra kendi söylediğiniz yalanı kendimiz bile inanmaya başlıyoruz. Bambaşka bir dünya gözümüzün önünde hareket etmeye başlıyor. Hangi dönemde yaşadığımın bilincindeyim. Gerçek bazen kurgudan daha komik. Kurgudan daha gerçeküstü olabiliyor. Diğer yandan da tarzımda eski olan şey de edebiyatımızın kalıpları.



► Şarkı sözlerinde neler var?
Şarkı sözlerine baktığınız zaman pek çok yerde gazel yapısıyla karşılaşabilirsiniz. Beyitlerden oluşan bir şiir var. O beyitlerde redifler var ya da tekrar eden cümleler var. O yüzden yapısı eski bir yapı ama hissi vampirlerden bahsedebiliyor. Hissi vampir yüz yıl önce var mıydı? Büyük ihtimal vardı, büyük ihtimal kanser de vardı. İçinde yaşadığımız dünyayla eskiden yaşananlar arasında bir bağ kuruyorum bütüne baktığımızda.

Sanatçı yaşamdan ilham alır ama…
► Bir sanat eseri, içinde yaşadığı dönemle ne kadar bir bağ kurup bunu insanlara aktarabilir? O eser gerçekliği mi yansıtır yoksa başka bir hayal dünyası kurmamızı mı sağlar?
Bence ilham kaynağı olarak geçtiğimiz sokaktan etkilenmememiz orada duyduğumuz inşaat seslerinden etkilenmememiz, gürültüyle beynimizin içinde olmaması mümkün değil. Tüm bunlar bir ilham kaynağı olarak sanatımızda tezahür edecek ama sanatın şöyle bir misyonu da yok bence: Gerçekliği alacak ve olduğu gibi ve sanata yansıtacak, nahif realizm şeklinde yansıtmak zorunda değil sanat. Ama elbette ki sanatçı, içinde yaşadığı toplumdan, içinde yaşadığı sokaktan etkileniyor. Ben bunu yaparsam ben anlaşılmam ki diyerek bir sanat yapmaya kalkarsam o zaman hiçbir şeyi aşamam. O zaman hep vasatlık engeline takılacağım.

► “Akustik Kabare” diye bir grubunuz var.
Vokalde ben, Kanun’da Fotini Kokkala ve Ud’da Marina Liontou var. Biz üçümüz zaten yakın arkadaşız. Farklı gruplarda çalıyorduk ve hep aynı ortamdaydık.

► Çok dilli, çok kültürlü bir müzik yapıyorsunuz. Bugün Türkiye’de de göçmenler yaşadıklarını sanatla ne kadar muhafaza edebiliyor?
Göçmenlerin olduğu yerlerde cemiyetlere bakıp onların müziğinden gözlemleyebiliriz bu durumu. Ancak yaşanan şeylere bakarak yakalayabileceğimiz bir şey. Örneğin Almanya’daki Türklere baktığımız zaman Türk sanat müziğinden, Halk müziğinden kopulmuyor. Bir de göçmenlik içerisinden doğan yeni müzikler var. Ben o konunun uzmanı değilim ama baktığımda rock müzik konusunda birçok şey yapabildiklerini görüyorum. Ama garip bir şekilde insanlar bir yere göçtüklerinde o kadar korkuyorlar ki geçmişlerini unutmaktan, kimliksizleşmekten, kimliksizleştirilmekten. O yüzden de aslında beraberinde getirdikleri şeye eskisinden daha büyük bir aşkla sarılıyorlar ve hatta bir bakıyorsunuz gelenekten daha geleneksel şeyler çıkmış ortaya. O yüzden de ben geleneklerin korunamayıp diasporik kültürlerin içerisinde yok olacağından endişe etmiyorum. Diyasporik kültürlerin içerisinde kültürlerin hiç olmadıkları kadar gelenekselleşmelerinden daha çok endişe duyuyorum. Seni egzotikleşmeye zorlayan bir şey var orada.

► Avrupa’da Türklerin makro kültürde daha az söz sahibi olması, Türklerin sahip olduğu o köke daha fazla bağlı olmasını mı sağlıyor?
Sosyolog değilim ama kendi deneyimimden baktığım zaman aslında 1961’de başlamış Almanya’ya olan göç. Göçün 50. yıl kutlamalarında ben de bir konser vermiştim Almanya’da. Ve o elli yılın içerisinde üç kuşaktan bahsediyoruz. Üçüncü kuşağa gelindiğinde Almanya’daki tek azınlık Türk azınlığı değildi. Birçok farklı azınlık devlet şemsiyesi içerisinde kendi kimliğini korumaya çalıştı. Biz mesela, Berlin Musiki Cemiyeti’ndeydik. Hem bağlama çalıyorsunuz hem de multikültürel olan yapının etkisiyle kendi kimliğinizi dönüştürüyorsunuz.

► Siz Taksim’de yaşıyorsunuz. Türkiye’deki göçmenleri gözlemleme imkânınız oldu mu?
Evet, hatta Arapça öğrenmeye çalıştım birkaç kez. İnşallah öğreneceğim sonunda ama zor bir dil.

► Onların Türkiye’de müziksiz ve kültürsüz kaldığı söylenebilir mi?
Hayır söylenemez. Kesinlikle söylenemez. Suriyeliler geliyor ve birlikte çalabileceği arkadaşlarını buluyorlar. Ben tabi şehirde yaşayan, iş bulup, ev kiralayabilen, sosyal hayatı olabilen Suriyelilerle tanıştım. O yüzden onlarda gözlemlediğim şeyleri anlatabilirim. Onların geride bıraktıkları memleketi birlikte anabilecekleri dostları var. Bir akşam bir meclis kurup ud çalıp, keman çalıp işte o şarkıları yad edebilecekleri hem evler var hem de kurumlar var. Ben Suriye toplumunun hangi kesimiyle arkadaşım yüzde kaçı temsil ediyordur onu ben bilmem. Çünkü Arapça bile bilmiyorum yani bir toplumu anlayabilmek için yapacağımız ilk ve temel şey dilini öğrenmek ama o daha yolun başlangıcı. Dili konuşuyoruz diye onları anlıyoruz diye de düşünmememiz gerekir. Ben daha orada bile değilim o yüzden bilemiyorum.

Ayda bir konservermeye çalışıyoruz
► Konserler olacak mı yakın zamanda?
Elbette. Zaten biz konser veriyorduk. Çok ulaşılamayan hedeflerimiz vardı. Ayda bir Avrupa Yakası’nda, ayda bir de Anadolu Yakasında konser vermeye çalışıyoruz. Ama bazen mümkün olmuyor. Umarım eylülden sonraki bu büyük hayali gerçekleştiririz. Belki başka şehirlere gideriz. Festivallere başvuruyoruz.

En Çok Okunan Haberler