Bugün direnişin rengi siyah

Luca Celada / Los Angeles *

Black Lives Matter hareketinin, Obama’nın başkan olduğu “post-ırkçı” bir dönemde kurulması büyük bir çelişki.

Siyah gençlerin, Birleşik Devletler’in ilk siyah başkanının emri altındaki polis tarafından katledilmesi, ülkedeki ırkçı kesimin bu başkanlığa olan tahammülsüzlüklerinin somut bir örneğiydi. Siyah özgürlük hareketinin yeniden doğuşu, Amerikan şehirlerinin sokaklarında yükselen ölüm fermanlarına bir cevaptı. Namlunun gerisinden bakan polisler içinse bu sokaklarda yaşayan yüzlerce siyahın canının hiçbir değeri yoktu.

Son yıllarda, özellikle telefon görüntüleri ve sosyal medya aracılığıyla afişe edilen ölümler katlanılamaz hale geldi: Genç Travyon Martin’in kendini mahalle bekçisi sanan bir adam tarafından 2012 yılında öldürülmesi örneğinde olduğu gibi. Irkçılık, peronizm yanlısı görüşler ile şiddet ve silâhlanma tutkusunun kesiştiği yerde kurbanların isimlerinin çoğalması Black Lives Matter hareketinin arkasındaki itici güç oldu.

BLM’nin kuruluşundan sonra Eric Garner, Terence Crutcher, Philando Castile, Sandra Bland, Freddie Gray, Walter Scott, Laquan McDonald, Keith Lamont Scott, Alton Sterling, Tamir Rice ve daha onlarca siyahın öldürülmesi, yaşananları “düşük-yoğunluklu çatışma” olarak tanımlayan polisin politik bir cevabı aslında.

Martin Luther’in Torunları

2014 yazında Michael Brown’ın Missouri’nin banliyölerinden birinde öldürülmesi, Ferguson ayaklanmalarının fitilini ateşledi. Afro-Amerikan hareketin en ön saflarda yer aldığı ilk ayaklanmaydı Ferguson: Bu hareket sonraları BLM’ye evrilecekti. Burada kıvılcımlanan öfke New York’a, Baltimore’a, Houston’a ulaştı. Sokaklara dökülen Afro-Amerikan genç bir nesil, BLM hareketinin etrafında buluşuyordu. Her gün ayrımcı şiddetle burun buruna gelen, Martin Luther’in torunlarıydı onlar.

2016’da Los Angeles’ta gerçekleşen bir eylem sırasında konuştuğum genç bir grup lideri, bana olanları şöyle anlatacaktı: “Ben, üçüncü nesildenim. Geçen yıl Selma’nın gösterime girdiği sıralarda yapılan yürüyüşe katıldık. İroniyi görüyor musunuz? Atalarımızın savaştığı şeyler için şimdi biz savaşıyoruz.”

Ortak paydaları ırkçılık

Siyahların en keskin kalemlerinden Ta-Nehisi Coates 2015 yılında yayımlanan Between The World and Me kitabında oğluna bir mektupla seslenir ve varoluşundan bu yana hem fiziksel hem de psikolojik kıyımlara uğratılan bir uygarlığın portresini çizer. Bu metin, Amerika’da yaşayan her siyah ebeveynin ergenliğe adım atan çocuklarına -özellikle erkek çocuklarına- sokak ortasında ya da yardımdan uzakta bir yerde polis tarafından öldürülmemeleri için yaptıkları konuşmanın, verdikleri öğütlerin yazılı halidir aslında. Bu katı gerçek, alt ve üst sınıf siyahları ortak bir paydada birleştirir ve bağımsızlık yanılsamasını reddeder.

Bu yeni hareketin ismi, yok sayılan hayatlara insanca bir değer verilmesini talep ediyordu. Bu yüzden Avrupalı hükümetlerin Akdeniz’in sularında boğulan koyu renk bedenlere sıfıra eşit bir değer vereceğini öngörmek zordu. Oysa Avrupa’da faşist düşüncenin gerekli kıldığı “insanlıktan çıkarma” fikri ve milliyetçi-popülist yaklaşımlar kol geziyordu. Hiyerarşiye olan saplantı, ırk ve vatandaş-yabancı ayrımı yapma sevdası Avrupa’da yükselen ortak kimlik milliyetçiliğini ve Trumpçı politikaları bir araya getirecekti.

Fakat kölelik geleneği üzerine kurulmuş bir toplumun en eski unsuru olarak Afro-Amerikanların çok iyi bildiği ve bertaraf ettikleri sömürgecinin şiddetine karşı kullandıkları itici bir kuvvet vardı. Amerikan toplumunun gelişimi, en genel hatlarıyla, bu itici gücün yeniden canlandırılması, yapılan protesto yürüyüşlerinin olumlu sonuçlar getirmesiyle ölçülebilir. Bu sebeple, Trump’ın politikalarının temelinde köktenci bir anlayış olması şaşırtmıyor. Siyahların hâkim olduğu yönetimin -başta Obama olmak üzere birçok politikacının- akıllardaki görüntüsünü sıfırlama, sivil haklar hareketlerinin kazanımlarını etkisiz duruma getirme ve eski baskıcı yönetim mekanizmalarına geri dönüş bu anlayışa örnek gösterilebilir. Demografik panik içinde olan “Beyaz Batı”nın vuracağı şiddetli darbenin yine ırkçılık olacağı aşikâr.

Obama ülkeyi post-ırkçı bir cennete dönüştürmemiş olabilir. Fakat dönemin başsavcısı Eric Holder, üçte biri Afro-Amerikan olan iki milyon insanı Amerikan gulaglarında esir tutan katlanılmaz ırkçılıktan ve ona karşı kesilmesi gereken caydırıcı cezalardan açıkça bahsedebiliyordu. Holder’ın Trumpçı halefi, gelenekçi “Alabamalı centilmen” ise kuşkusuz hapishaneleri ziyaret etmek yerine devlet görevlileriyle yan yana durmayı tercih edecektir. Bahsettiğimiz Alabamalı Jeff Sessions Trump yönetiminin izlediği öjenik politikaların baş aktörü olmuş durumda. Konfederasyon’un bayrağını ve iç savaşın güneyli kahramanlarının anıtlarını savunuyor, siyah atletleri protesto ediyor, yeni bir milliyetçilik anlayışını savunuyor. Bu değişimi açıklamak için Nehisi Coates’in anayasanın çelişkilerinden bahsetmesi rastlantı değil: İç savaş sonrası kuzeyin, kölelik yanlısı güneyi dönüştürme çabası başarısız oldu. Bu başarısızlık Ku Klux Klan’a alan açacak, linç kültürünü inşa edecek ve bir yüzyıldan fazla sürecek bir ayrımcılığı besleyecekti.

Irkçılık, Rosarno’da ve Lampedusa’da olduğu gibi Alabama’da da en büyük mesele. Okyanusun iki kıyısında da aynı öjenik oyun oynanıyor. Texas’ta kurulan mülteci kampları, çocuk ve gençlerin lagerine dönüşmüş durumda ve burada etnik bir temizlik politikası güdülüyor. Bu yüzden Black Lives Matter hareketi politik bir düşüncenin parçası olmaktan öte, direnişte büyük bir rol oynayacaktır.

Amerika’nın son kalesi: Siyah Direniş

Bugün Avrupa’yı “parçalaması” muhtemel ırkçı yaklaşım, Amerika’da çok uluslu toplum pratiğine karşı doğrudan bir tehdit formuna bürünüyor. Batı demokrasisini yıkıp yerine liberal-gerici ve ırkçı bir totalitarizm kurmak isteyen güçlere karşı Amerikan direnişi, sığınılacak son kale olabilir.

Bu zorlu direnişte, Black Lives Matter hareketi, önemli bir rol oynamaya devam ediyor. Hareketin Kaliforniya’daki önemli aktivistlerinden Melina Abdullah, Trump’ın sandıkta yenileceği günü iple çektiklerini söylüyor. “Hatta daha da fazlası var” diye ekliyor. “Biz kölelik karşıtı fikirleri savunuyoruz. Bu fikir, bizi ezen sistemi yıkmak demek değil sadece, aynı zamanda Robin Kelley’in “radikal bir imge” olarak betimlediği, hep birlikte yaşamak istediğimiz bir dünyayı kurma isteğidir.”


* Çeviri: Hazel Karakaya

Makalenin İtalyanca aslı 22.07.2018 tarihinde ilmanifesto.org sitesinde yayımlanmıştır.


En Çok Okunan Haberler