“Bullshit” işler teorisi

Saçma sapan bir işte mi çalışıyorsunuz?

Gereksiz bir iş yaptığınızı mı düşünüyorsunuz?

Yaptığınız işin topluma katkısını mı sorguluyorsunuz?

Zırva, b*ktan ya da saçma işler o işi yapanların amaçsız bulduğu, içten içe kendisinin bile yaptıkları işin var olmaması gerektiğine inandığı, ama bunu ulu orta dillendirmekten de çekindiği, o iş yapılmasa dünyanın pek bir şey kaybetmeyeceği, hatta belki bir şeyler kazanacağı işlerdir. Dikkat edin b*ktan işler derken kastımız çöpçülük, temizlikçilik ya da inşaat işçiliği gibi aslında kimsenin yapmak istemediği zor ve ağır işler değil. Aksine insanların çoğu zaman o işi almak için üniversite okudukları, sınavlara girdikleri, birbirlerini yedikleri; toplumda bir statü karşılığı da olabilen fakat işi yapmaya başladıktan sonra kişilerin o işe anlam yüklemekte güçlük çektiği işlerden bahsediyoruz.


LSE’de antropoloji profesörü olan David Graeber bundan birkaç sene evvel doihaveabsjoborwhat@gmail.com diye bir e-posta hesabı açar (Google e-posta adreslerinde “bullshit” geçmesine izin vermediğinden). Sonra sosyal medyadan yaydığı duyuruda yaptıkları işin “bullshit” olduğunu düşünenlerin bu adrese tam olarak ne yaptıklarını ve neden öyle düşündüklerini beyan ettikleri bir e-posta atmasını ister. Gelen beyanatlar üzerinde çalışan Graeber araştırma sonuçlarını, benim de epeydir beklediğim, “Bullshit Jobs: A Theory” kitabında tartışmaya açıyor. Beş kategori altında topladığı saçmalık işleri anlamak için bir de teori öne sürüyor.

Bir. Dalkavuklar…
Birilerinin daha iyi görünmelerini veya daha iyi hissetmelerini sağlayanlar (flunkies). Bir nevi feodal hizmetçi. Kişisel asistanlar, resepsiyon görevlileri, kapı hizmetçileri, otellerdeki concierge elemanları, müdür ya da siyasetçilerin arabalarının kapılarını açan kâhyalar vb.

Evet bazı kurumların resepsiyonu çok hareketli olur, gün boyu defalarca telefon çalar falan ama bazen alakasız şirketler bile, çok gerekli olmamasına rağmen, resepsiyon standı açıp başına iki görevli koyar. Telefon gün boyu en fazla iki kere çalar. İstanbul’daki kimi lüks barlarda bile var bu resepsiyonlardan. Bunların en önemli fonksiyonu anlamlı bir iş yapmaktan ziyade kurumu prestijli göstermektir. Valeler de aynı şekilde. Bazı şirketler gelen müşterilerine yüksek statü sinyali vermek için girişte vale tutarlar. Etiler’de dönercilerin bile valesi var.

Ya da insanları herhangi bir şey için kişisel asistanınıza yönlendirdiğiniz zaman daha havalı görünürsünüz. Çoğu kişisel asistanın yaptığı şey müdüre gelen junk e-mailleri temizlemek ve randevuları hatırlatmaktan ibarettir.

Geçen hafta derste Marx’ın yabancılaşma kuramı ve Sennett’in karakter aşınması argümanı üzerinden bu konuları işlerken öğrencilerimden biri City’s Nişantaşı’daki asansör hizmetçisini örnek göstermişti. Tek işi asansöre binenlerin hangi kata çıkacağını sorup düğmeye basmak olan bir işçi. Olmasa da olur. Dünyadaki bütün asansör görevlilerini işten alsanız toplam üretim veya yaşam kalitemizde hissedilebilir bir gerileme olmaz. Hatta o işçiler, misal, gıda üretiminde çalışsalar dünyadaki açlık sorununa katkıda bulunulmuş olur.

İki. Fedailer…
Şirketin pazar payını arttırmak için canhıraş çalışan ve şirket sahiplerinin hakkını agresif bir şekilde savunan, yani kraldan çok kralcı olanlar (goons). Şirket avukatları, reklam ve pazarlamacılar, sosyal medya uzmanları, halkla ilişkiler ve insan kaynakları personelleri vb.

Bu işler aslında sırf diğerleri de yapıyor diye yapılan işlerdir. Yani Koç Üniversitesi’nin çok iyi bir üniversite olduğunu göstermek için bir düzine PR yöneticisine ve bilmem kaç milyon liralık reklam bütçesine gerçekten ihtiyaç var mı? Ama diğer herkes reklam yaptığı için Koç da reklam yapmak durumunda. Diğer bütün kurumlar sosyal medya uzmanı kiraladığı için sen de sosyal medya uzmanı kiralamak durumundasın. Diğer şirketlerin avukatları olduğu için senin de olmalı. Önceden var olan, kadim ve daimî bir ihtiyaca istinaden değil.

Buna en güzel örneklerden biri milli savunmadır. Ülkeler neden ordu kurup o kadar personel ve asker istihdam ederler? Diğer bütün ülkeler bunu yaptıkları için. Bir nevi Pareto-altı Nash dengesi… Askerlik, reklam ve pazarlamacılık, satışçılık vs. ideal toplumda ihtiyaç duyulmayacak mesleklerdir. Hiçbir şey üretmeyen ama üretken işçilerin ürettiği artıktan nemalanan parazitler. Aslında müthiş bir israf ekonomisi.


1930’lu yıllarda Keynes ilerleyen teknoloji sayesinde gelecekte haftada 15 saat çalışacağımızı öngörmüştü. Epey naifmiş. İş gününü ciddi oranda kısaltmak pekâlâ mümkün. Ama ya geri kalan zamanda insanlar daha fazla okumaya, daha fazla sosyalleşmeye, bilinçlenmeye ve örgütlenmeye başlarlarsa? Demem o ki iş gününün kısaltılmıyor olmasının sebebi ekonomik değil kısmen politik. Çünkü toplumu böyle boş işlerle meşgul tutmanın kapitalist sistem içinde bir fonksiyonu var.

Üç. Koli bantçıları...
Aslında işin başında daha olmaması gereken sorunları çözenler (duct-tapers). Sürekli kötü yazılmış kodları düzelten bilgisayar programcıları, ucuz yapıldığı için her defasında çöken yollara asfalt atan yol işçileri vb.
Mesela İstanbul’a ne zaman yağmur yağsa Boğaziçi’deki Natuk Birkan binasının çatısı birkaç noktadan akmaya başlar. Bütün koridorlar göl olmasın diye biri gelip o noktalara kovalar yerleştirir. Sonra her yarım saatte bir o kovaları boşaltıp tekrar koyar. Her büyük yağmurda aynı hikâye… Halbuki çatı tamir edilse her defasında bu işi yapmak gerekmeyecek.

Veya şirket b*ktan bir muhasebe yazılımı satın almıştır. Sistem sürekli çöker, her defasında sorunu çözmesi için bir teknisyen gönderilir falan. Kısacası mevcut sorunu kökten çözmek yerine sürekli palyatif çözümlerle durumu idare ediyor olmak suni bir koli bantçısı ihtiyacı yaratır.

Bunların tam tersi “abla, bu boruların komple değişmesi lazım” diyen tesisatçılardır. Adam banyodaki bütün fayansları kırıp sorunu kökten çözecek.

Dört. Kutu tikleyenler…
Aslında pek şey yapmayan bir kurumun ya da departmanın bir şeyler yaptığını iddia etmesine aracılık edenler (box-tickers). İnceleme yapması için kurulan cart curt komiteleri, işlerin yönetmeliğe uygun yapıldığını kontrol edenler, performans değerlendirme uzmanları, vergi denetçileri vb.

Mesela bazı şirketlerin kurum-içi dergileri olur (bkz. havayolu şirketleri). Burada çalışanlar sanatçı röportajı ve gezi önerilerinin ötesinde genelde şirketin ne kadar iyi işler yaptığını, yapılan yenilikleri, plastik çatallardan vazgeçerek yeşil dostu bir şirket olduklarını, filolarını nasıl büyüttüklerini anlatıp aslında ne kadar çok iş yapıldığını onaylamış olurlar.

Ya da işte bir skandal (bkz. tren kazası) olduğunda hemen bir inceleme komisyonu kurulur, burada görevlendirilenler kutuları tikleyerek aslında her şeyin prosedürüne uygun yapıldığını ve kimsenin kabahatli olmadığını gösterirler. İnceleme ve araştırma yapılıyormuş gibi yapılır, ama aslında sabahtan akşama kadar çay içilip lak lak yapılıyordur. Olmasalar dünya bir şey kaybetmez, kazanır.

Beş. Angaryacılar…
En önemli vazifesi diğer insanlara saçma sapan işler vermek ve/veya onların verimli çalıştıklarını denetlemek olanlar (taskmasters). Orta kademe yöneticiler, stratejik liderlik profesyonelleri, bazı insan kaynakları pozisyonları vb.

Angaryacılar iki kategoride ele alınıyor. Birinci tip, tek işi diğer insanlara iş vermek olanlar. Graeber, eğer angaryacı bu müdahalesinin gerekli olmadığına içten içe inanıyorsa, yani kendi orada olmasa da ekip bir şekilde organize olup görevi bitirebiliyorsa, o pozisyonun anlamsız olduğunu söylüyor.

İkinci tip angaryacılar ise ilkinden beter. Graeber bunlara “bullshit” jeneratörü diyor. Bunların en önemli görevi diğerleri için anlamsız işler yaratmak ve o anlamsız işleri denetlemektir. Bunun en güzel örneği, izlemenizi şiddetle tavsiye ettiğim, Office Space (1999) filminde Initech şirketindeki bilgisayar mühendislerine sürekli TPS (nitelik güvencesi) raporları hazırlatan Bill Lumbergh (Gary Cole) karakteridir.

Veya insan kaynakları çalışanları yeni işe alınanlara iş tanımlarının (ki çoğu zaman ucu açık tanımlardır bunlar) sıralandığı bir belge iletip bunun mobbing’ini yaparlar. Sürekli saçma sapan oryantasyon, kişisel gelişim semineri ve eğitimlere katılmaları için baskı yaparlar. Bu ve benzeri diğer orta kademe yöneticiler diğerlerine anlamsız işler iteledikleri için kendileri de anlamsız bir iş yapmaktadır. Genelde bu angaryacı pozisyonlarına promosyon alarak çıkılır.

Anlamsız işlerin ekonomi politiği
“Milyonlarca insan bütün iş hayatlarının tamamını, içten içe, yapılmasa da olur diye düşündükleri işleri yaparak geçiriyorlar. Bunun yarattığı ahlaki ve ruhani hasar çok derin. Kolektif ruhumuza açılan bir yara. Fakat gelin görün ki neredeyse kimse bunu konuşmuyor.” diyor David Graeber. Kapitalist sistem içi boş, insanları tatmin etmeyen ve onları yabancılaştıran işler üretiyor. Yapılan işler mevcut iş gününü dolduracak şekilde uzuyor. Veri analitiği şirketi olan YouGov’un yaptığı bir araştırma, İngiltere ve Hollanda’da çalışan nüfusun yarıya yakınının yaptığı işi anlamlandıramadığını gösteriyor. Görünen o ki artık bunlar sistemin bir istisnası olmaktan çıkıp olmaktan çıkıp geneli haline gelmiş durumda.

Graeber’a göre şirket içinde müdürler kendi departmanlarını büyütmek için birbirleriyle yarış halinde oluyorlar; bu yüzden de üretken olmasalar bile altlarında ne kadar fazla insan çalışırsa o kadar iyi olduğundan birimler sürekli şişiyor. Öte yandan dalkavukların çoğu gösteriş için (bkz. Veblen) işe alınıyor. Mesela Etiler’de şirketin bahçıvanı var, çünkü neden olmasın?

Sovyetler Birliği ya da Küba’da sıfır işsizlik maksadıyla insanların ıvır zıv��r işlerde çalıştırıldığı doğrudur (underemployment). Fakat neredeyse bütün alametifarikası “verimlilik” olan kapitalizmdeki işlerin takribî yüzde 50’sinin böyle olmasını nereye koyacağız?! Bu hantal bürokrasiyi kapitalizm yarattı. Fakat liberal ideoloji insanlara hâlâ verimlilik yalanını satıyor.

1930’lu yıllarda Keynes ilerleyen teknoloji sayesinde gelecekte haftada 15 saat çalışacağımızı öngörmüştü. Epey naifmiş. İş gününü ciddi oranda kısaltmak pekâlâ mümkün. Ama ya geri kalan zamanda insanlar daha fazla okumaya, daha fazla sosyalleşmeye, bilinçlenmeye ve örgütlenmeye başlarlarsa? Demem o ki iş gününün kısaltılmıyor olmasının sebebi ekonomik değil kısmen politik. Çünkü toplumu böyle boş işlerle meşgul tutmanın kapitalist sistem içinde bir fonksiyonu var.

Bu aralar, özellikle Silikon Vadisi’nin Zuckerberg, Musk ve Spiegel gibi “sempatik” kapitalistleri başta olmak üzere, pek çok sermayedar “evrensel temel gelir” alternatifini tartışıyorlar. Konu “bu anlamsız işleri ortadan kaldırıp herkese bir miktar vatandaşlık ödemesi yapalım” noktasına doğru evrilecek gibi. Bayram değil seyran değil kapitalistler yüzyıllardır sömürdükleri işçileri neden öpüyorlar? Dürüst olalım, kapitalistlerin herkese para vermek istemelerinin sebebi yeteri kadar Netflix ve Spotify üyeliği satamıyor olmaları. Kapitalizmde artan gelir dağılımı adaletsizliği kronik bir eksik tüketim yaratıyor. Ücretler iyice bastırıldığı için geniş kitleler dönüp üretilen mal ve hizmetlere efektif talep gösteremiyor. Bu yüzden de “en azından millete her ay 300-500 dolar verilsin de bizim uygulamalarımıza abone olabilsinler” mantığıyla talep yaratmak istiyorlar. Birileri distopya mı dedi? Alın size distopya…

En Çok Okunan Haberler