Buz üstünde yürür gibi Palempsest

Ortaçağ'da kitap kopyalayan yazarlar, parşömenin az ve pahalı olması nedeniyle, eski el yazmalarının yüzeyini kazıyarak yeniden kullanıyorlardı.

Üzeri kazınarak yeniden yazılan parşömenlere palempsest denir.

‘Aynı sayfa üzerinde, bir metnin bazen başka bir metne eklendiği, üst üste geldiği, yine de eski metnin tam olarak kaybolmadığı’ bir sayfa düşünün.

Hiç bir metin kaynaklarını bütünüyle silemiyor, her metin kendinden öncekilerden izler taşıyor.

Farkında mısınız, yeniden kullanılmak üzere kazınan, fakat kazındıkça eskiden yazılanların parça parça ortaya çıktığı parşömenler gibi bir ülke burası; palempsest yani!

Niye böyle?

Altı yüz elli yıllık bir imparatorluktan kalan bir avuç toprak. Bu topraklardan yeni bir yurt ve ulus yaratmaya çalışan bir kadronun olası iyi niyetlerine rağmen önlerine koydukları sorunlu yol haritası. Kuruluş yıllarından günümüze kadar yapısal bir sorun olarak süren siyasi parti, seçim yasası ve parti içi demokrasi meselesi. Her daim tetikte bekleyen ve ne olursa olsun ülkenin asıl sahibinin kendilerinin olduğuna inanmış zinde(!) kuvvetler. ‘Halkın hükümetleri değil, hükümetlerin halkı yönettiği’ bir sistem. Nihayet; siyaseten çürümüşlüğün esasında toplumsal çürümüşlüğün, bir tezahürü olduğu gerçeği.

Aklım bir şeylere ermeye başladığı ilk günden şu yaşıma kadar siyasal baskı ve kaosun yaşanmadığı hiçbir dönem görmedim. İç savaş senaryolarının dayatıldığı günlerden geçtim; darbeler yaşadım, idamlara şahit oldum. Sürgünler, faili meçhuller, insan hakları ihlalleri; sanki hayatımızın olmazsa olmazları!

Benzer günlerden geçiyoruz yine. Bir askeri darbenin kıyısından dönülmüş. Herkeste ‘bundan sonra ne olacak’ kaygısı. Yüzlerce evde acı var. Yöneticilerin çağrısıyla sokağa fırlayıp bir daha dönemeyen masum insanların evlerindeki acı, darbeye karşı görevini yaparken hayatını kaybedenlerin evlerindeki acı, ne olduğunu bilmeden elinde silahla gittiği meydanlarda ölen erlerin evindeki acı, bir de, cenazelerine ‘hainler mezarlığı’ uygun görülen darbecilerin, boyunlarında bir ömür boyu taşıyacakları utançla birlikte geride bıraktıkları yakınlarının acısı.

Kieslowski bir dönemin Polonya’sını şöyle tarif ediyordu: "İnsanların birbirine hiç acımadığı, birbirlerinden nefret ettiği, kimsenin birbirine yardım etmediği, sadece engel olduğu korkunç ve renksiz bir dünyanın ortasındaydık sanki. İnsanların birbirlerini geri püskürttükleri bir dünyaydı bu.’’

Ne kadar tanıdık değil mi?

Ne yapmalı?

Ne siyasi analizler yapmaya ne de kehanetlerde bulunmaya niyetim var. Beni, üzerinde yaşadığımız topraklar, soluduğum hava, sokaktaki insanlar, çocuğum, komşularım, geleceğimiz ve inandığım değerler ilgilendiriyor. Adalet, insanlık, vicdan ve iyiliğin dışında arkasına sığınacağımız hiçbir şey olamaz.

Hiçbirimizin elinde bir reçete yok, biliyorum.

Keşke her şey bir reçete yazmak kadar kolay olabilseydi.

Ama, ‘bize özgü meseleleri ancak bize özgü kelimelerle’ anlayıp, anlatabiliriz.

Kieslowski senaryo ve yönetmenlik dersi verdiği öğrencilerine öncelikle bir şey sorarmış: ‘’Sizi buraya getiren şey ne? Neler oldu? Neler yaşadınız da buraya geldiniz?’’

Sonra devam edermiş: ‘’Başlangıç noktasını bulmanız gerekiyor. Yaşamınızın inanılır, amaçsız bir analizini yapmadan bir şey yapmaya ve değiştirmeye başlayamazsınız.’’

Aynı soruyu sormalıyız belki de. Bizi buraya getiren şeyler ne? Ne yaptık da bunlar geldi başımıza?

Öncelikle, kendi hayatlarımızı anlamak zorundayız. Başımızdan geçenlerin, yaptıklarımızın veya yapamadıklarımızın ya da yapabileceğimiz hâlde yapmadıklarımızın cesur bir analizini yapmadan hiçbir şeyi halledemeyiz.

Kendimiz bulmadığımız sürece birilerinin bize gerçekten doğru hedefler göstermesi mümkün değil.

"Farklı düşünme biçimleriyle ilgileniyorsak eğer; bu, tüm dünyayı bekleyen şeyler konusundaki öngörülerimizde haklı olup olmadığımızı görmek içindir. Kafa yormakla, çözümlemekle, düşünmekle, eleştirmekle, yaşadığımız yerlerde ve zamanlarda kendi ritmimizi ve yolumuzu bulmakla yükümlüyüz."*

Saint Simon’un öğrencileri, insanların birbirlerine muhtaç olduklarını göstermek için düğmeleri sırtında olan ceketler giyerlermiş. Sırttan düğmeli ceketler giyelim ve içinden sadece akıl, ahlak, vicdan ve adalet geçen cümleler kuralım.

İyilik ve kötülük o kadar da soyut kavramlar değildir. İyiliğe inancımızı kaybetmeyelim.

Belki de…

Mecburi hizmet yıllarıydı. Uzun zamandır aynı kasabadaydım ve çok yorulmuştum. Kendime sürekli niye burda olduğumu soruyor ve artık hiçbir işe yaramadığımı düşünüyordum. Böyle günlerin birinde, geceyarısı; ateşli bir çocuk için çağırdılar, gittim, kara gözlü küçük bir kız. Ateşi öyle yükselmiş ki, sayıklıyor, tuhaf şeyler söylüyor. Müdahale etmesem havale geçirecek, belki de kaybedeceğiz. Annesinin güçsüz itirazlarına aldırmadan soğuk çarşaflara sardım, buz gibi sularla yıkadım küçük bedenini. Az sonra ateşi düştü. Yanağındaki kızıllık kayboldu, güzel gözlerini açtı; sonra sakin bir bakışla uzattı elini annesine. Birbirlerinin dilinden öyle iyi anlıyorlardı ki. Annesi şükürler etti, gözüme baktı, herşeye ve orada olmama değen bakışlarıyla. O kasabada sonsuza dek kalabilirdim artık.

Arkeolog Howard Carter 1874 yılında doğdu. Mısır bilimi uzmanlarıyla kavga ederek geçirdiği yılların ardından, 1922 yılında Tutankamon’un mezarını buldu. Mezar odasındaki her şey tepeden tırnağa altındı. Carter odaya girdikten sonra ilk olarak, 19 yaşında ölen bu Mısır prensinin ayakucuna oturdu ve orada sessizlik içinde saatlerce düşündü. Altından eşyalar umurunda bile değildi. Bir ara lahitin dibinde yere dökülmüş birkaç tane tohum gördü. Tohumları topladı ve daha sonra onları toprağa ekti. Tohumlar üç bin iki yüz yıldan beri onları toprağa ekecek bir eli beklemişlerdi sanki.

Belki sadece bunlar için geldik yeryüzüne…

Nostalji’deki Deli Domenico’yu dinlemenin zamanıdır:

‘’Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz. Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltısı girmeli. Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.

Birisi piramitleri yapabileceğimizi haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok. O isteği beslemeliyiz ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi.

İşte yeni anlaşmam: Geceleri güneşli olmalı ve Ağustos da karlı! Büyük şeyler sona erer, küçük şeyler baki kalır. Toplum böyle parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli. Sadece doğaya bak, hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz; yanlış tarafa döndüğümüz noktaya. Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz, suları kirletmeden.’’**

Başlık: A. Erhan’ın şiirinden
*Zapatistaların seçim bildirisinden
**Nostalji Filmindeki tirad, A.Tarkovski

En Çok Okunan Haberler