Cannes’da sona yaklaşırken

Resmi seçkinin son filmi Paul Verhoeven’in Fransa’nın en başarılı yazarlarından Phillippe Djian’ın “Oh...” adlı eserinden uyarlarnan “Elle” son dakika sürprizi oldu. Çok başarılı bir uyarlamanın ötesinde, en iyi senaryo ödülüne yaklaşan Verhoeven’in bir tek başrol için artık yaşını biraz fazla almış Isabell Huppert’i seçmesi eleştirilebilir. Danimarkalı Nicolas Winding Refn’in “Neon Demon”u hakkında bizim söylemek istediğimiz tek şey, kuru ve bol neonlu görsel ve işitsel gürültüden oluşması. Anlaşılan festival yönetimi Refn’i bize zorlamaktan, biz de onu sevmemekten vaz geçmeyeceğiz. Refn’den daha kötüsü olur mu derken, Sean Penn’in ahlaksız boyuttaki sefalet sömürüsü gerçek bir skandal yarattı. Penn, sanki kendi insani yardım şovlarında (yardım için her gittiği yere kamerasız gitmediğinden!) çektiği selfilerinden birer kolaj fonunda, ilahi güzellikte ve iyilikte bir beyaz çiftin acıklı (her anlamda!) aşk hikayesini Liberya ve Sudan’daki iç savaş sefaletinin içinde anlatıyor. Haydi Penn böylesine berbat bir film çekti, peki festival yönetimi bunu hangi yüzle yarışmaya seçti, esas soru bu tabii...

Farhadi özüne dönmüş

Son günün en iyi filmi İranlı Asghar Farhadi’nin “Müşteri”siydi. “Bir Ayrılık” ve “Elly Hakkında” ile yakaladığı büyük başarıyı 2013’de Cannes’da yarışan ve Fransa’da çektiği “Geçmiş”le bizce kaybetmişti. “Müşteri” Tahran’da aşık ve uyumlu bir tiyatrocu ve entelektüel bir çiftin kadının evinde saldırıya uğramasıyla dağılmasını anlatıyor. Uzunlukları ve tekrarları dikkate almazsak, Farhadi eski çizgisine yakın bir düzey tutturmuş. Başroldeki Shahab Hosseini ise bizce En İyi Erken Oyuncu ödülüne ciddi bir aday.

En Çok Okunan Haberler