Cari açığın portföyden finansmanı

Neoliberal tasarım finansal piyasaların aklın, mantığın, uzgörünün sembolü olduğunu varsayar. Çünkü onca kendi çıkarını kollayan bireyin ya da kurumun hesaba, kitaba, veri analizine dayanan hükmünün yanlış olamayacağına inanılır. Küresel sermayenin yakından izlediği haftalık İngiliz dergisi The Economist son sayısında yatırımcı aklına duyulan güvenin ne ölçüde isabetli olduğunu tartışıyor.

Çünkü, tüm erişilebilir enformasyonu süzgeçten geçirip sonunda fiyatlara yansıtan yatırım süreci politik tercihlere gelince duvara tosladı. Gerek Brexit referandumunun sonucunu tahmin etmekte, gerekse ABD’nin yeni başkanının kim olacağını kestirmekte finansal piyasalar yanıldı. Ortalama seçmenin ne hüküm vereceğini süzemeyince, Britanya’nın AB’yi terk etme kararı sonucu pound cinsinden varlıklara yapılan yatırımlar zararla sonuçlandı. ABD’ye gelince, Trump’ın seçilişi önce doların kısa süreli değer kaybını getirdi. Daha sonra yapılacak altyapı yatırımlarını, vergi sisteminin şirketler kesimi lehine yeniden düzenlenmesini, küresel kriz sonrası bankacılık kesimine getirilen düzenlemelerin gevşetilmesini veri alınca bir anda dolar değer kazandı.

Gelgelelim Trump’ın teşvik planı Kongre’ye takılınca, ABD büyümesi ilk çeyrekte %0.3, ikinci çeyrekte ise %0.6 ile beklentilerin altında kalınca (yıllık değil çeyrekten çeyreğe büyüme verileri bunlar) dolar ciddi irtifa kaybetti. Hiç de hesapta olmayan bu gelişme sonucu Amerikan şirketlerinin dış ticarette rekabet gücü arttı; çokulusluların yurtdışı kârları dolar cinsinden sıçradı. Böylelikle borsalar yükseldi, rekor üzerine rekor tazeledi; Trump’ın tweetlerine coşkuyla yansıyan yeni bir böbürlenme malzemesi çıkmış oldu.

Asıl konumuz, temenniler sandıklara yansımayınca finansal piyasaların yaşadığı hayal kırıklığı değil; sözü edilen küresel ortamın Türkiye benzeri ekonomilere nasıl yansıdığı. ABD’de yetersiz büyüme nedeniyle faizlerin öngörülenden daha yavaş artacağı kanısı hâkim olunca, piyasalardaki düşük oynaklık yatırımcıların risk iştahını açınca yükselen ekonomiler diye tabir edilen ülkelere gün doğdu.

2017’nin ilk sekiz ayında hızlanan sermaye girişleri, Çin, Brezilya, Güney Afrika vb yanında Türkiye’nin büyümesine de olumlu etki yaptı, TL’nin değerini yukarı çekti. IMF, gelişmiş ülkelerin 2017 büyümesini %2 beklerken, yükselen ekonomilerde bu oran %4.5’e yükseliyor. Krizden önce ekonomik büyümenin oldukça üzerinde seyreden küresel ticaretin artış temposu, 2008 sonrası iyice yavaşlamıştı. 2017’de ise %5’lik bir ivme yakaladı. Özellikle yükselen ekonomilerin birbirleriyle yaptıkları ticaretin hız kazandığı gözleniyor. İhracat büyüme rakamlarına ivme kazandırıyor. Ne var ki, zincirleme gelişen pembe tablonun rüzgârın yönünün değişmesiyle sonbaharda yerini hüsrana bırakmasından korkuluyor.

Cari açığın portföy yatırımlarıyla finansmanı

Türkiye ekonomisini mercek altına alırken, elverişli küresel koşulların hükümetin değirmenine su taşıdığını, buna karşın olası bir sarsıntının mayalandığının altını çizmekte yarar var.

Geçen hafta yayımlanan Haziran ayı cari açık istatistiklerinden de yukarıda resmedilen tabloyu okumak mümkün.

Tablodan da görülebileceği gibi cari açık geçen yılın Haziran ayına göre 1.2 milyar dolar azalarak 3.8 milyar dolar civarında gerçekleşmiş. Böylelikle son on iki aylık cari işlemler açığı 34.3 milyar dolar olmuş. Dış ticaret dengesi bir önceki yılın aynı ayına kıyasla 670 milyon dolar azalmışsa da, bu ihracatın miktar endeksinin %4 artışının sonucu. Diğer bir ifadeyle, daha fazla miktarda ihracat yaparken sattığımız ürünlerin fiyatları yerinde saymış. Buna karşın geçen yıldan %5.7 daha az mal almamıza karşın fiyatların %4.4 artması sonucu ithalat faturamız fazla gerilemedi. Özetle, yüksek katma değerli, ileri teknolojili bir ürün desenine sahip olmadığımız için dış ticaret hadleri Türkiye’nin aleyhine gelişti.

Tablodan net biçimde görüldüğü gibi, cari açığın finansmanı 2017’nin ilk altı ayında büyük ölçüde portföy yatırımlarından kaynaklanmış. Sıcak para yüksek getirilere tamah ederek bir yandan gürül gürül borsaya ve devlet iç borçlanma senetlerine akarken, öte yandan uygun küresel koşulların etkisiyle hükümet ve bankalar yurtdışına bol bol bono ve tahvil ihraç etmiş. Diğer yatırımlar kalemi altında yurtdışından alınan krediler 2016’nın aksine hız kesmiş. Yine de Merkez Bankası’nın 2.4 milyar dolarlık rezerv satması gerekmiş. Çünkü net hata noksan kaleminde geçen yılların aksine 4.5 milyar dolarlık kaynağını bilmediğimiz bir kan kaybı yaşanmış.

Bu manzara elverişli küresel koşulların ortadan kalkması halinde, dış kaynak girişlerinin en uçarısı portföy yatırımlarına bel bağlayan Türkiye ekonomisinin çok kırılgan bir hale geldiğini kanıtlıyor. Özellikle net doğrudan yatırımların ivme kazanamaması, uzun vadeli krediler azalırken kısa vadeli kredilerin artışı da riskleri yukarı çekiyor.

Altın bilmecesi!

Altın ithalatının temmuz ayında 63 ton civarında gerçekleştiği açıklandı. Bu bir önceki yıla göre tam 14 kat artış anlamına geliyor. Altının bir tonunun yaklaşık 40 milyon dolar ettiği düşünülürse, önümüzdeki ayın cari açığı altın kaynaklı 2.5 milyar dolar yükselecek. Hasat, düğün mevsimi vb. hiçbir gerekçeyle bu rakamı açıklamak mümkün değil. Yılın ilk 6 ayında da, 8 milyar dolar altın ithal edilirken, 3.9 milyar dolarlık bir ihracat gerçekleşmişti. Dünya gazetesinden Alaattin Aktaş, 1 Ağustos tarihinde, “Altından Körfez kaynaklı tuhaf kokular yükselmeye devam ediyor” başlıklı köşe yazısında hem ihracatta hem de ithalatta Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) garip ağırlığını ortaya koymuştu. Gerçi 2016 yıl sonuna göre Merkez Bankası rezervlerinde 5.7 milyar dolarlık bir altın artışı gözleniyor ama, bu olgu da trafiğin neden BAE üzerinden geçtiğini açıklamaya yetmiyor…

En Çok Okunan Haberler