Cehalet tutkusu

Savaş bir halk sağlığı sorunudur diyen hekimler gözaltına alındı. Hükümet devletleşince, her tür siyasi eleştiri devlete karşı bir suç haline getirildi. Eleştirisiz demokrasi ve siyaset olamayacağına göre…

Olacaklar yazıldı, konuşuldu çok, herkes bildiği için kimse şaşırmıyor olup bitene. Ama kimse ne yapmak gerektiğini de bilmiyor sanki. Hayal kırıklıklarıyla baş edilemediği için mi, yoksa eleştiriye karşı uygulanan orantısız gücün bir etkisi mi?.. İşten atılmak, hapse atılmak bu kadar kolayken, korkmamak zor…

Korku çok acayip bir şey, öylesine güçlü bir zayıflık ki… Önce korkuya, korkulara saygı duyup anlamaya çalışmak gerek. Abartılı bir güvensizlik ve kinin kışkırtılmaya çalışıldığı bir ortamda, sakince olup biteni izleyip anlamaya çalışmak…

Güçsüzleşen biri, güçsüzleştiği oranda abartıya yönelir. Michel Tournier, yeni çıkan “Dışsal Günlük” adlı kitabında, “Bir halkın fakirliği kutlamalarının ihtişamıyla ölçülür. Tersine, hayat standartlarının giderek artması kutlamaların giderek azalmasını getiriyor” diye yazmış.

Fantezi düzeyinde kendini tümgüçlü hisseden biri, gerçekte güçsüzlüğünü gizlemeye çalışıyordur. Ne kadar güçsüzleşirse, fantezisinde o kadar güçlü… Fantezilerde yaşayan biri, sık sık bölme savunma mekanizmasına başvurur, her şey gözüne siyah ve beyaz görünür, insanlar ya çok kötüdür, ya da çok iyi, içindeki kötülüğü ve korkuyu ötekileştirdiği kişilere yansıtarak rahatlamaya çalışır; ama bu yolla rahatlamak mümkün değildir, dağıldıkça dağılır… Sadece iktidar değil, muhalifler de başvuruyor bu bölme mekanizmasına. “Post-truth” diye tanımlanan hâkim siyasi kültürün tehlikeli bir sonucu…

Winnicott, fantezi, hayal ve rüya arasındaki farkı, “Oyun ve Gerçeklik” kitabında anlatırken, hayal kurmanın tersine fantezinin nasıl yıkıcı olabileceğine işaret eder. Fantezi gerçekliğe karşıdır, gerçekliği inkâra dayanır, yüzeyseldir… Hayal kurmak ise, gerçekliğe yaratıcı bir biçimde katılmaktır, gerçekliğe boyun eğmeden uzlaşarak değiştirmeye çalışır. “Hayal gücü iktidara” sloganını getiriyor akla…

Fantezi, hakikati bilmeme arzusuyla ilgili biraz da… Lacan’a göre, psikanalizde hasta şikâyetlerinin nedenlerini gerçekte bilmek istemez, tam tersini dile getirse de. Bu bilmeme tutkusu, Lacan’ın tabiriyle “cehalete tutku”, aşktan ve nefretten daha büyük bir tutkudur. Analist, analizanın nevrotik mekanizmalarını, semptomlarının niçin ve neden oldukları hakkında zamanından önce yorum yaparsa, karşılacağı dirençle analiz sona erebilir. Gerçekte kendisine zarar veren fantezide yaşamanın doyumsuz doyumundan mahrum kalmaktan korkmak, post-truth siyasi kültürle ve popülizmle örtüşen bir açmaz.

Hakikat üzerine en çok düşünen ve yazanlardan Foucault’nun, hakikati içimizde mi, yoksa dışımızda mı aramamız gerektiğine dair sözleri başka kapılar aralasa da, günümüzde daha çok içsel bir mesele hâline geldiğini görüyoruz. Bireysel hakikatlerin peşinde koşmak, toplumsal hakikatlere göre daha az tehlike barındırıyor belki, ama eksik... Her şeyden önce, hakikatin ne olduğu, nasıl kurulduğu, hangi toplumsal-tarihsel ihtiyaçlara göre şekillendiği önemli. Post-truth siyasi kültür, kendi kendine ortaya çıkmadı. Dayatılmış kimliklere karşı direnebilmek, aşktan ve nefretten daha güçlü olan “cehalet tutkusu”nu yenebildiğimiz sürece mümkün.

Michel Tournier, günlüğüne şöyle yazmış: “İsteyelim istemeyelim, hayat hiçbir istemli dahlimizin de olmadığı bir ‘dönemler’ silsilesi. Ardı ardına bir dönem bitiyor ve bir başkası başlıyor. Bir sayfa çevriliyor. Bir yakının ölümü, kötü bir hastalık, meslek değişimi, taşınma, ayrılık vb. Genellikle ‘çevrilen sayfa’nın ve değişen atmosferin epey bir süre sonra farkına varılıyor.”

Sayfalar, o kadar hızlı çevriliyor ki artık, farkına varamadığımız hakikatler çoğalıyor sanıyoruz; ama sayfaların çoğunda hep aynı şeyler yazılı, görmekten kaçındığımız.

En Çok Okunan Haberler