Cenazeden sonra

“Margaret dün gece uykusunda ölmüş,” dedi Mary.

Margaret bizim komşumuz. Yumuşacık yüz hatlarıyla kilise vitraylarındaki melek tasvirlerini anımsatan bir kadın. Bütün kış evinin önündeki yaprakları temizledi. Oradan tanıyorum. Yardım etmek istediğimde, Mary beni engellemişti. “Bunu yapmaya ihtiyacı var,” demişti her zamanki bilgeliğiyle, “Geçtiğimiz yıl art arda kocasını ve kardeşini kaybetti. Bir şekilde oyalanması gerekiyor.”

Demek Margaret ölmüştü. “Çok üzüldüm,” dedim Mary’ye. “Hepimiz bir gün öleceğiz,” dedi tevekkül içinde, “En azından huzurlu gitti.”

Sonra mutfağa girip kek yapmaya başladı. Bir tane pişirdi. Ardından bir tane daha. Arada bir girip çıktığımda harıl harıl çalışmaya devam ettiğini gördüm. Bir yandan kek karışımını hazırlıyor, bir taraftan da önlüğünün ucuyla gözyaşlarını siliyordu. Fazla ayak altında dolaşmamaya gayret ettim. Bir süre daha mutfakta kalacağını biliyordum. Ertesi gün yapılacak “Wake” için yemek hazırlıyordu.

İrlandalıların “Wake” adını verdiği ve cenaze töreni öncesinde yapılan bu yemekli toplantı çok eski geleneklerden biri. Genellikle naaş toprağa verilmeden bir gün önce düzenleniyor ve merhumu tanıyan herkesin katılması bekleniyor. Duyan geliyor ve muhakkak yiyecek bir şeyler getiriyor. Böylece aileyi tanıyanlar taziyelerini bildiriyorlar, merhuma dair güzel anılarını hatırlıyorlar, arkada kalanların bu zor günü biraz daha kolay atlatmasını sağlamaya çalışıyorlar. Bizdekinden farklı olarak, kimi zaman şarkılar söyleniyor, hikayeler anlatılıyor ve her zaman olduğu gibi bolca içki tüketiliyor.

Benzerleri gibi bu tören de, geride kalanları bir araya getirmek ve yaşamın sürekliliğini hatırlatmak amacını taşıyor. Fakat bir de pratik bir işlevi var. Tıbbın henüz yeterince ilerlemediği ve ölümün kesin bir şekilde tespit edilemediği dönemlerde, bir süre ölünün başını beklemek akıllıca bir şey gibi görünmüş olsa gerek. Kalp atışları yavaşladığı için öldüğü sanılan kişilere hayata dönmek için bir fırsat daha tanımak istemişler anlaşılan. Zaten sözcüğün kendisi de, uyanış anlamına gelen “awakening”den geliyor. Bir başka açıdan da, bir hayatın bitip bir diğer hayatın başlayışını, yani dünyadan ayrılmak üzere olan ruhun ikinci bir ömre uyanışını kutluyor sayılırlar. Belki de bu nedenle İrlanda’da cenaze yemeği, merhumun da hazır bulunduğu bir ortamda ve acı-tatlı her şeyin konuşulduğu bir parti havasında geçiyor.

Başta “Finnegans Wake” olmak üzere, İrlanda edebiyatının her köşesinde bu geleneğin izlerini görmek mümkün. Ama ben bugün Joyce’un bu meşhur romanını bir kenara bırakıp çok daha alçak gönüllü bir küçük hikayeden söz edeceğim.
Ne var ki, hikayenin yazarı Brendan Behan için aynısını söylemek mümkün değil. Alçak gönüllü olmak bir tarafa, Behan herhalde bu coğrafyadan çıkmış en yüksek sesli, en gösterişçi ve belki de en şaşırtıcı yazarlardan biriydi. İrlanda edebiyatının “kötü çocuk”u olarak bilinen Behan, daha dokuz yaşındayken IRA için mesaj taşıyarak siyasi hayata atılmış, birçok silahlı eyleme katılmış, biri çocuk yaşta olmak üzere defalarca hapis yatmıştı. Siyaset defteri kapanır gibi olduğunda ise, Dublin publarını kendine mekan edinmiş ve içkici, kadın düşkünü ve ağzı bozuk biri olarak nam salmıştı.

Yakınları, ağır bir mutsuzluğun pençesinde olduğunu ve bunu içkide boğarak teselli bulmaya çalıştığını söylerler. İçki arkadaşları ise, her şeyi en uç noktasına kadar yaşamaktan büyük bir zevk aldığını iddia ederler.

Her halde de, Behan’ın sıra dışı bir karakter olduğu gerçeği ortadadır. İçkiden öleceği söylentileri dolaşınca, Ballsbridge’deki evinde kendisi için cenaze töreni düzenleyecek kadar komik ve gelenlerle el sıkışarak bu üzüntülü günde kendisini yalnız bırakmadıkları için teşekkür edecek kadar kibardır. Yazar olarak ise, gündelik hayattan çok farklıdır. Sade ama çarpıcı hikayelerle çıkar karşımıza. Aynı adlı öykü kitabında yer alan “Cenazeden Sonra” (After the Wake) da işte bunlardan biridir.

Bu otobiyografik hikayede, Behan’ın ikisi de birbirinden alımlı, genç ve güzel bir çiftle dostluğunu görürüz. Onları anlatırken kullandığı ifadelerden, yazarın her ikisine de biraz aşık olduğunu anlarız. Aslında üçü de ortalıkta dolaşan bu duyguların farkındadır. Yine de bu talihsiz aşk, aralarındaki dostluğu bozacağına perçinler ve onları birbirlerine yaklaştırır.

Derken, kadın bir hastalığa yakalanır ve aniden ölür. Öykü de onun için düzenlenen cenaze törenini ve ertesini anlatır.

“Onu ön odadaki tek kişilik yatağa yatırmışlardı. Yatak keten örtülerle kaplanmıştı. Üzerinde hep giydiği mavi saten elbisesi vardı. Sonradan duyduk ki, yaşlılar bu rengin yanlış bir seçim olduğunu söylemişler – çünkü ne bakireydi ne de Mary Sodality’nin Çocukları’nın bir üyesiydi. [...] Cenaze töreninde çok büyük bir kalabalık vardı. Kocasının elini sıktılar ve taziyelerini bildirdiler. Bana ise anlayışlı bir şekilde gülümsediler. Saf ve mutsuz aşkımı kendi içimde yaşamam için izin verir gibiydiler.”

Gece ilerledikçe herkes sarhoş olur. Kadının hastalıkla bozulup solmuş bedeni odanın bir köşesinde öylece durur.

Birtakım yaşlı adamlar gevezelik ederler. “Jameson’u biraz fazla kaçırmış biri,” kadın yerine adam ölseydi neler olabileceğine dair kafa yorar. Bir diğeri, bundan sonra yapılacak tek şeyin kederli kocaya destek olmak olduğunu söyler. Son misafir de gittikten sonra, yazar yere yığılıp kalmış arkadaşını sırtlayıp odasına taşır. Onu yatağına yatırdıktan sonra, kendisi de yanına kıvrılıp uyur.

Sıcak dostluklarına rağmen, o ana kadar birbirlerine hiç dokunmamış iki erkeğin, aynı kadına duydukları aşk nedeniyle yakınlaşmalarının ve bir kaybın acısında birleşmelerinin hikayesidir bu. Çok güzel yazılmış, çok etkileyici bir öyküdür. Cenaze törenin atmosferini şaşırtıcı bir gerçekçilikle aktardığı için de hatırlanacak hikayelerden biridir. Yaşlı ve çokbilmiş kadınlar, zevzek ihtiyarlar, uzak akrabalar, karnını doyurmaya gelenler. Hepsi vardır burada.

Ertesi gece eve döndüğünde, “Çok güzel bir Wake oldu,” dedi Mary. “Herkes bir şeyler getirmişti. Onu hak ettiği gibi uğurladık.” Sonra yorgun argın içeriye gitti. Üzerinde hala iyi kıyafetleri vardı. Bir viski şişesiyle geri döndü. Masaya geçip karşılıklı oturduk. İkimize de birer kadeh içki koydu. “Margaret için,” dedi bana, “Melek gibi bir kadındı.”

En Çok Okunan Haberler