Çocuklar için eğitim... Çocuklar için okul... Çocuklar için gelecek

SEVİ GİZEM ZEYBEK
7'den 70'e Edebiyat, Kültür, Çocuk Dergisi Editörü

Uzun zamandır Türkiye’nin gündemine yerleşen eğitim sorunu çocuklarımızı, gençlerimizi ve tüm toplumu derinden etkilemekte. Yeni Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk yaptığı açıklamada “sizlerin de duasıyla eğitimi şaha kaldıracağız, çağı yakalayacağız” demişti ancak göreve geldikten sonra bakanlığın başlattığı ilk uygulama hafız kurslarını açmak oldu. Eğitimdeki hiçbir sorunun duayla ya da daha çok hafız yetiştirmekle düzeltilemeyeceğini hepimiz biliyoruz. Sorunun temeli eğitimdeki gericileşme ve ticarileşmeyken çözümü elbet de bilimsellik ve kamusallıktan geçiyor.

Peki çocuklarımızın ve gençlerimizin gelişimsel ihtiyaçlarını karşılayan bir eğitim nasıl olmalı ve neleri barındırmalıdır?

En temel ihtiyaç; güven ve sevgi

Öncelikle çocuklarımızın en temel ihtiyacı kendilerini güvende hissetmeleri ve sevildiklerini bilmeleridir. Bu ihtiyaç en çok aileden, daha sonra da okuldan karşılanabilir. Günümüz okullarına baktığımızda hem sevginin hem güvenin bir hayli eksik olduğunu söylemek mümkün. Çocukların kendilerini güvende hissetmeden ve ihtiyaç duydukları sevgiye erişemeden bir şeyler öğrenmeleri söz konusu olamaz. Önceliğimiz tüm Türkiye’nin çocuklar için güvenli bir yer haline gelmesi için gerekli önlemleri almak olmalıdır. Ve tabi ki sevgiyi yeşertmek, bu nasıl mümkün? Çocuklarımızı sevdiğimizi hissettirmek için atacağımız her adımda onlar yararına hareket ettiğimizi hissedebilmeleri lazım, temel gayemiz onların kendilerini keşfetmeleri için gereken imkanları onlara sunabilmek olmalıdır. Her gün yeni bir müfredat değişimiyle ve farklı bir sınav maratonuyla karşılaşan çocuklar kendilerini ne güvende hisseder ne de bu değişimin onların yararına olabileceğine inanır. Eğitim sisteminde yapılacak her değişim uzmanlarca araştırılmış ve doğruluğu kanıtlanmış uygulamalara dayandırılmalı, çocuklarımız bu değişimlerde deneme yanılma tahtası olarak kullanılmamalıdır. Ve her bir eğitimci mesleğini severek gerçekleştirebileceği imkanlara sahip olmalıdır; ihtiyaç duyduğu eğitim birikimi, güvenli bir çalışma ortamı, emeğini karşılayacak bir ücret… Yani kısacası okullardaki güven ve sevgi ortamını sağlamanın bir ayağı da eğitimcilerin ihtiyaçlarına kulak vererek gerekli düzenlemeleri yapmaktır.

Sosyalleşmenin ilk durağı olarak okullar

Çocuklarımızın sosyalleşme ihtiyacı için okulların ayrı bir önemi vardır. Doğup büyüdüğümüz evden ayrı vakit geçireceğimiz ilk durak okuldur, bir anlamda okullar çocukların kendi dünyalarından çıkıp başka gezegenlere yelken açacakları serüvenin başlangıç noktasıdır. Çocuklar farklılıklarını ve benzerliklerini okul ortamında keşfederler. Bu nedenle okulların ayrımcılıktan arındırılmış; dil, din, cinsiyet fark etmeksizin herkesin eşit olduğu bir atmosfere sahip olması gerekir. Çocukların kendilerini bir yetişkine ya da bir topluluğa ifade edebilecekleri; haklarını arayıp, başkalarının haklarına saygı duymak için kendi isteklerinden vaz geçmeyi öğrenecekleri ilk toplu yaşam alanıdır okullar. Bu nedenle de okullarda alınan kararların, işlenen derslerin, kurulan oyunların demokratik bir zeminde ilerlemesini sağlamak eğitimcilerin en temel görevi olmalıdır. Çünkü ancak kendimizden ödün vermeden, olduğumuz gibi kabul gördüğümüzü hissederek bir topluma karışırsak kendimizi o toplumun bir parçası olarak görebiliriz, yani “ben olmadan biz olmamız” mümkün değildir.

Bilimsel, evrensel, eşitlikçi ve eleştirel bir içerik

Eğitimin içeriğinin nasıl olması gerektiğine bakacak olursak elbette ki bilimsel bir temelde, ezbere değil uygulamaya dayalı, çağın gereklerine uygun şekilde kendini yenileyen, çocukların kapasitelerini zorlamadan geliştiren bir müfredata ihtiyaç duymaktayız. Toplumsal cinsiyet eşitliği, temel haklar ve sorumluluklar, evrensel değerler eğitimi, beden farkındalığı gibi başlıklara müfredatta ağırlık verilmeli, bu konulara dair içerikler uzman kişiler tarafından çocukların gelişimine paralel bir şekilde hazırlanmalıdır. Amacımız hiçbir zaman çocuklara belirli kalıp bilgileri vermekle yetinmek olmamalı çünkü tek tipleşmiş, üretim-tüketim zincirine bir an önce katılacak bireylere değil; eleştirel düşünen, sorgulayan, yaratıcı, yenilikçi, üreten, hayal kuran ve doyasıya gülebilen nesillere ihtiyacımız var. Elbette dünya standartlarına kıyasla ders başarılarını yükseltmemiz önemli ama hiçbir başarı çocuklarımızın mutluluğundan daha değerli değil.

Rekabet değil dayanışma

Bir diğer önemli nokta da eğitim ve öğretimin sınavlar üzerine kurulu olması. Her gününü yeni bir sınava hazırlanarak geçiren çocuklarımız çok erken yaşlardan itibaren rekabete dayalı yoğun bir kaygıya esir edilmekteler. Elbet de öğrendiklerimizi değerlendirerek kendimizi geliştiririz ancak bunun tek yolu kişileri birbiriyle kıyaslayan sınavlar değildir, birey bazlı değerlendirme yöntemleriyle de bu mümkün. Unutmamalıyız ki rekabet doğuştan sahip olduğumuz bir duygu değildir, sonradan bize dayatılır ancak bunun karşısında dayanışma ruhunu yeşertmek de eğitimin bir parçası olmalıdır.

İnanç özgürlüğü hakkını gözeten, laik bir eğitim

Eğitimin hiçbir alanı cemaat tarikat kurumlarına teslim edilmemelidir. Özellikle erken yaşta verilen dini eğitimin çocukların gelişimine uygun olmadığı ve çocukları birçok açıdan olumsuz etkilediği göz ardı edilmemelidir. Çocuklar zihinsel olarak gerekli olgunluğa eriştiğinde kendi inanç sistemini öncelikle ailesinden öğrenebilmelidir, bu noktada okullara düşen tek sorumluluk her bireyin inanç özgürlüğü hakkına sahip olduğunu çocuklarımıza hissettirebilmektir.

Neoliberal eğitim politikalarına karşı kamusal eğitim

Son olarak elbet de nitelikli eğitime ulaşmak her çocuğun temel hakkıdır. Bu nedenle eğitim alanında büyük bir fırsat eşitsizliği yaratan neoliberal eğitim politikalarından vazgeçilmeli, eğitimin hiçbir ayağı bir rant kapısı olarak değerlendirilmemelidir. Her çocuğun eşit eğitim imkanına erişim hakkına saygı duyulmalı, eğitim ücretsiz bir kamusal hizmet haline getirilmelidir.

Albert Einstein “Aslında herkes bir dâhidir. Ama siz kalkıp bir balığı ağaca çıkma yeteneğine göre yargılarsanız, balık tüm ömrünü bir aptal olduğuna inanarak geçirir” demiş ya, şu anki sınıf ortamını çocuklarımızın içinde yüzmelerini beklediğimiz sürekli su sızdıran bir fanus, sınavları da tırmanılacak bol dikenli bir ağaç olarak değerlendirebiliriz. Oysa bizim yaşadığı gölün ötesinde başka dünyaların mümkün olduğuna inanan, merak eden, sorgulayan, cesaret eden küçük kara balıklar görmeye ihtiyacımız var.

Çocukların her bir gününü neşeyle, umutla, hayaller kurarak, ağaçlara tırmanarak, merak edip deneyerek, bol bol oynayarak, oynadıkça coşarak ve tabi ki doyasıya sevildiğini hissederek geçireceği günlere olan hasretle ve inançla…

En Çok Okunan Haberler