Çocuklarımızın geleceği karartılıyor; izin verecek miyiz?

Ahmet Yıldız - Doç. Dr., Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi ahmety72@yahoo.com

Ebeveynler olarak çocuklarımızın nitelikli bir eğitime erişim olanaklarının giderek zorlaştığına, eğitimsel sorunların her geçen gün daha da derinleştiğine tanıklık ediyor, gelişmeleri endişeyle izliyoruz. MEB’in 10 Nisan akşamı Liselere Geçiş Sınavı (LGS) bağlamında açıkladığı nitelikli lise kontenjanları da endişelerimizde ne denli haklı olduğumuzu bir kez daha kanıtlamış bulunuyor. Açıklamaya göre bu sene 8. sınıfta okuyan öğrencilere seçmeleri için 220 Anadolu Lisesine karşılık, 298 İmam Hatip Lisesi’nden oluşan liste söz konusu. Anlaşılacağı üzere temel amaç, öğrencilerin tercih etmek istemediği, imam hatip ve meslek liselerine mahkûm edilmesidir.

Eğitimde yaşanan olumsuzluklara dair onlarca başka örneği sıralamak mümkündür. Karamsar bir tablo ile karşı karşıya olduğumuz açık. Ancak artık eğitim alanında yaşanan çöküş ve çürümenin yalnızca envanterini çıkarmanın ve yakınmanın ötesine geçmek zorundayız; çünkü Türkiye toplumunun güçlü ilerici birikimine karşın ne yazık ki artan gerici saldırılara karşı hâlâ etkili bir toplumsal barikat örülememiştir. Bu anlamda yaygın olan mevcut toplumsal hoşnutsuzluğu politikleştirmek, yani “birlikte başarabiliriz” duygusunu esas alan bir umut ve olasılık dili ile yeni formlar inşa etmek oldukça elzem hale gelmiştir. Zira mevcut toplumsal hoşnutsuzluğumuzu böyle bir politik itiraza çeviremezsek, milyonlarca ebeveyn olarak çocuklarımızın geleceğinin karartılmasının önüne geçme olanağını tamamen kaybedeceğiz. Böyle bir kaygıyla kaleme alınan bu yazı da, içerdiği kimi öneri ve saptamalarla veliler olarak “durumu izlemek” ve “beklemek” dışında neler yapabileceğimiz tartışmasına mütevazı bir katkı sunmayı hedeflemektedir. Başlayalım:

Sorun sistemsel
Öncelikle günümüzde yaşanan eğitimsel sorunların geçmişten farklı bir boyut taşıdığını vurgulamamız gerekir. Farklı olan boyut da günümüz dünyasında normallik talebinin dönüşümüyle ilişkilidir. Nitekim Rendules1’e göre, “bütün dünyada en güçlü halk hareketleri, normallik talebinin ne kadar radikal olabileceğini anlamış hareketlerdir; ve enikonu sıradan bir hayat yaşama, bir aile kurma, doğduğu mahallede yaşamını sürdürme, kamu kurumlarına güvenme ve bunlarda görev alma fırsatına sahip olma arzusu taşımak- bütün bunlar bildiğimiz dünyayı tepeden tırnağa değiştirmemizi gerektirir”. Sanırım bu durum en fazla Türkiye için geçerlidir ve en yoğun da eğitim alanında karşılık bulmaktadır; öyle ki, bugün çocuğumuzu oturduğumuz semte nitelikli bir eğitim alabilmesi için kamu okuluna gönderebilme, çocuklarımızı okullarda safsatalardan uzak tutabilme, onları tarikat yapılanmalarından koruma gibi geçmişte normal olan talepler hızla radikalleşmiştir. Radikalleşmiştir çünkü eğitimsel sorunlar sadece pedagojik sorunlar değildir artık, bunlar sistemin kendisi ile ilgili hale gelmiştir ve onunla hesaplaşmadan çözülmesi mümkün olmayan bir hal almıştır.

Bu anlamda eğitimdeki durum bir muhalefet partisi liderinin söylediği gibi “hükümet eğitimin önemini kavramamış” ya da toplumsal muhalefet içinden birçok yazardan işittiğimiz gibi “iktidar eğitimde yanlışlar yapıyor” şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira yanlış, yanlışlıkla, bilinmeden yapılandır, iktidarın söylemleri ve uygulamaları ise herhangi bir yanlışlık olmadığını açıkça gösteriyor. Dahası hükümet eğitimin uzun süredir hiçbir iktidarın kavrayamadığı ölçüde önemini kavramıştır ve bu kavrayışı nedeniyle eğitimi kuşatma altına almıştır. Kaldı ki eğitimin, iktidarlar için genellikle elverişli bir ideolojik aygıt işlevi gördüğü ve özellikle radikal siyasi değişimlerin yaşandığı dönemlerde en fazla müdahale edilen alanlardan biri olduğu bilinmektedir. Bu çerçevede ele alındığında on altı yıldır iktidarını sürdüren AKP’nin de piyasacı-dinci bir gündemle eğitim alanına oldukça köklü müdahalelerde bulunması şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan bu konuda toplumsal muhalefet güçleri arasında hâlâ bu türden kafa karışıklıklarının bulunmasıdır.



Peki, ülke eğitim açısından ne durumdadır? Sanırım kısaca şöyle özetleyebiliriz: Neoliberal kapitalizm ve ona eşlik eden dinsel gericilik kendi suretine uygun bir eğitim sistemi ortaya çıkarmıştır. “Yanlışlık” ya da “önem vermeme olarak değerlendirilen birçok olgu sistemin işleyiş mantığının doğal sonucudur. Sistemin işleyiş mantığı gereği de eğitim sistemi kader, şükür ve itaat pedagojisine dayanmak zorundadır. Zorundadır çünkü üretkenlik sağlayıcı faaliyetlerden ziyade, inşaata dayalı yatırımlara öncelik tanıyarak, dış borçlanmayı esas alan, dinsellik temelinde ucuz ve itaatkâr emek deposu bir ülke yaratma mantığını benimseyen ve ithalata bağımlı bir büyüme sürecini izleyen bir ekonomik/siyasal sistem ancak bu şekilde kendini yeniden üretebilir. Ezcümle, eğitim yoluyla dinselleştirme giderek artacaktır, artmak zorundadır.

Eğitimi dinselleştirme dalgası giderek artacaktır fakat buna paralel olarak karşı koyuşların da yükseleceği öngörülebilir. Nitekim çocuklarının eğitim yoluyla dikey sosyal hareketlilik olanaklarını daraltan uygulamaların geniş halk sınıfları arasında her geçen gün toplumsal hoşnutsuzluğun yayılmasına yol açtığı görülmektedir. AKP’li seçmenlerin bile büyük bölümü eğitimin gidişatından memnun değildir. Öte yandan giderek içine çekildiğimiz ekonomik kriz etkisini derinleştirdikçe eğitim alanında daha yıkıcı sonuçlarla karşılaşılacağı, memnuniyetsizliğin daha da büyüyeceği açıktır. Örneğin olası bir krizle birlikte beyaz yakalıların büyük bir çoğunluğunun çocuklarını özel okullardan çekmek zorunda kalacağı öngörülebilir. Bilindiği üzere çoğunluğunu beyaz yakalıların oluşturduğu bir toplumsal kesim dinselleşme baskısı altında ve laik eğitimin satın alınabilir oluşuyla birlikte çocuklarını kamu okullarından çekerek özel okullara yönelmişti. Böylece toplumsal alt sınıfların çocuklarının devam ettiği devlet okulları da giderek sınıfsal olarak homojenleşmeye başlamıştı. Okullarda, dinsel kuşatmaya karşı direniş sergileme potansiyeli en yüksek kesimi oluşturan eğitimli orta sınıfların kamu okullarına dönüşü eğitim mücadelesine yeni bir dinamizm kazandıracaktır. Çünkü merkezi gücünü beyaz yakalı emekçilerin oluşturduğu bu kesimler, eğitim yoluyla kazanılmış pazarlanabilir bilgi ve beceriler ile liyakate verdiği önemden dolayı eğitim alanındaki niteliksizleştirmeden ve dinsel dönüşümden daha fazla tedirginlik duymaktadır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin ilerici birikimi eğitim alanında dinci gericiliği alt etmeye yeterlidir; yeter ki, geniş toplum kesimlerini kapsayan doğru bir program, strateji ve örgütlülük oluşturulabilsin. Ancak böyle bir yapı oluşturulmadığı takdirde olası bir kriz, sistemin sorgulanmasına değil, daha da güçlenmesine yol açabilir.

Bireysel çözüm alanı sınırlı
Son olarak örgütlenme pratiği açısından eğitimsel alanının diğer alanlardan farklı olan kimi özelliklerinden söz etmekte yarar var. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi, eğitimsel meselelerin toplumun önemli bir kesimini kapsaması ve etkilemesine karşın bu durumun örgütlenme açısından her zaman olumlu bir zemin sunmamasıdır. Hatta aksine öğrenim gören çocuğu ya da yakını bulunan bireyler çoğunlukla kolektif hak arama yerine, bireysel baş etme yöntemlerine başvurma eğilimine sahiptir. Bunu çocuklarını bireysel düzlemde “kurtarma”, “koruma” bağlamında “hele benim çocuğum şunu atlatsın” anlayışıyla yaparlar. Bu durum geçtiğimiz postmodern depolitizasyon çağına uygun olsa da giderek geçerliğini yitirmektedir. Zira artık bireysel çözümlerin alanı oldukça sınırlanmıştır. Bu anlamda bireysel arayışlar yerine veliler olarak kolektif biçimde hareket etmenin olanaklarını yaratmamız gerekiyor.

1 Cesar Rendueles. Küresel Gerilemeden Postkapitalist Karşı-Hareketlere. “Büyük Gerileme” içinde (hazırlayan: Heinrich Geiselberger), çeviren: Merisa Şahin, Aslı Biçen, Ahmet Nüvit Bingöl ve Orhan Kılıç, Metis Yayınları.

En Çok Okunan Haberler