Daha az söz, daha çok iş!

Bir gerçeği açıkyüreklilikle kabul etmemiz gerekiyor: Muhalif güçler olarak, demokrasinin son kırıntılarını da hızla yok etmeye çalışan AKP iktidarına karşı iyi bir noktada değiliz!

Türkiye solunun bölünerek çoğalan ve hep kendi içinde kavga eden hastalıklı bir yapısı var. Üstelik geçmişten devraldığımız kötü bir kalıt bu; kökleri hayli derine dayanıyor. Sorarsanız, herkes sosyalist! Herkes sömürüye karşı eşitlik ve özgürlük istiyor. Ama böyle söyleyenler, bırakın aynı çatı altında toplanmayı, ortak amaçlar için bir arada durmayı bile beceremiyorlar!

Devrimci savaşımın düz bir çizgide ilerlemediğini, bunun inişli çıkışlı ve de uzun bir yol olduğunu unutuyoruz çoğu zaman.

Kimse burnundan kıl aldırmıyor. Herkes en doğru devrim stratejisini kendisinin savunduğu görüşünde. O yüzden de ana düşmana karşı ikincil çelişkilerimizi erteleyip birlik olmak yerine, küçük ayrılıklarımızı öne çıkarmayı devrimcilik sanıyoruz.

“Haziran İsyanı”ndan doğan Birleşik Haziran Hareketi, AKP iktidarına karşı güçlü bir muhalefet cephesi oluşturmak için atılmış önemli bir adımdı. Çünkü sosyalist solun tüm büyük öbekleri ve sosyal demokrasinin kimi öğeleri, ortak bir program çevresinde BHH’de buluşmuşlardı. Ne var ki TKP’deki ayrışma süreci, bu yapıyı da olumsuz yönde etkiledi. Yerel meclisler zayıfladı, çalışma temposu düştü, üretim azaldı. Şimdi başka çevrelerde yeni arayışlara girildiğini gözlemliyoruz. Bunun iyi bir yol olduğunu düşünmüyoruz. Var olanı genişletip güçlendirmek dururken, enerjimizi ayrı oluşumlar için harcamaya kalkmak, ülkenin durumunu doğru okuyamamak demektir.

BHH’nin 25-26 Haziran günleri Ankara’da yapılan 2. Türkiye Meclisi Toplantısı’nda bu konular tartışıldı ve birlikteliği güçlendirme yolları konuşuldu. Toplantıda alınan kararlar, umarız harekete yeni bir ivme ve dinamizm kazandırır.

Sosyalist solun birlikteliği, sosyal demokratları da sol politikalara özendirmek açısından yaşamsal önem taşıyor. Unutmayalım ki 1960’larda İsmet Paşa gibi statükocu bir politikacıya “CHP ortanın solundadır” dedirten güç, o dönem toplumsal muhalefete öncülük eden Türkiye İşçi Partisi idi.

Türkiye solunun, kitleler üzerinde umutsuzluk yaratan bugünkü dağınıklıktan hızla uzaklaşıp toparlanması gerekiyor. Bunun da yolu, kim ne derse desin, birlikte savaşımdan geçiyor…

• • •

Burada sosyalist arkadaşlarla polemiğe girmek, benim en son arzu edeceğim şeydir. Yakından tanıyanlar ya da yazılarımı izleyenler bilir: Sol güçleri ayrıştıran, ötekileştiren, düşmanlaştıran tutumlara yüz vermem. Geçmişte bunun çok acısını çektik. Yoldaşlar arasında her zaman yapıcı ve birleştirici bir işlev görmek isterim. Partili mücadeleyi önemserim. Zaten bütün yaşamım örgütlü savaşımla geçmiştir. Ancak küçük öbeklerin, fraksiyonların içinde olmak yerine, birleşik hareketleri, kitlesel örgütlenmeleri savunurum. O yüzden de sosyalist harekete yarardan çok zarar verdiğini bildiğim “sol-içi çekişmeler”den özenle uzak durmaya çalışırım. Zaman zaman kimi sataşmalar, dokundurmalar olsa bile…

Polemiklerden ne denli uzak durmak istesem de, bazen öyle yanlış şeyler söyleniyor ki, susarsam onaylamış olurum diye düşünüyorum. Sözgelimi, geçenlerde okuduğum, “İşçi sınıfı yalnızca kendi çıkarlarını savunur” sözü, bu yanlış yargılardan biri...

İşçi sınıfı gerçekten bu kadar bencil midir? Hayır, doğru değil! İşçi sınıfı kendi sınıf çıkarları için savaşım verirken, aynı zamanda tüm halkın çıkarlarını savunur. “Halk” ve “ulus” kavramlarını karıştırmamak gerekiyor. Bunlar ayrı toplumsal kategorilerdir. “Ulus”, değişik sınıf ve katmanlardan oluşur. “Halk” denildiğinde ise yalnız emekçi kesim anlaşılır. Yani üretim araçlarına sahip kapitalistler, büyük sermaye sahipleri “halk” kavramının içine girmez.

Türkiye hızla İslamcı bir faşizme doğru sürükleniyor. Faşizmin yükselişe geçtiği bir dönemde hangi güçlerle kime karşı savaşım verileceği, dünya pratiğinin bize öğrettiği bir gerçekliktir. Günümüzün acil sorunu, faşizm tehlikesini ortadan kaldıracak birleşik bir mücadele cephesini hep birlikte örmektir. Bu cephede komünistler, sosyalistler, sosyal demokratlar, laik cumhuriyetçiler, çağdaş yaşamı savunan Atatürkçüler, Aleviler ve elbette Kürtler olacaktır. Günümüz koşullarında tersini savunmak, boş gevezeliktir. Olur olmaz durumlarda en keskin sözleri etmek, klişe sloganlarla konuşmak, bizi daha büyük devrimci yapmaz. Gerçek devrimcilik, somut durumun somut tahlilini yapıp ona uygun mücadele biçimlerini yaşama geçirmektir.

Bizim sakalımız olmadığı için, soldaki öbeklere çoğu zaman sözümüzü dinletemiyoruz! Bari Lenin’den bir alıntıyla bitirelim bu yazıyı. Belki onun uyarıları, Marksist-Leninist yoldaşlarımız üzerinde bir nebze etkili olur:
“Daha az tumturaklı söz, daha çok günlük iş, daha az siyasal gevezelik…”

En Çok Okunan Haberler