Daha fazlası gerek

Seçim kararının alınmasından bugüne geçen kısa zamanda toplumsal dip dalgasının yeniden harekete geçtiğini görüyoruz. OHAL’le birlikte tırmandırılan baskı ortamı bu dalgayı olabildiğince geri iterek bir durağanlığa hapsetmeye çalışmıştı. Ancak baskın seçim kararının hemen ardından çember kırılarak, referandumun ‘HAYIR’ dalgası yeni biçimlerde kendini göstermeye başladı. Bu durum hem 24 Haziran hem de sonrasında izlenecek siyasetler açısından çok şey söylüyor.

I
AKP-MHP ittifakının seçim kararının bir iflas beyanı olduğu çokça ifade edildi. Bu durum bugün daha açık biçimde görülebiliyor. Referandumda, siyasal İslam’ın nasıl bir hegemonya kaybına uğradığı ilk kez ortaya çıkmış, AKP’nin eskimiş bir proje olarak kalmaya başladığı görülmüştü. Bu kez bu hegemonya kaybını fetihçi bir eksende aşmaya yönelik hamleler gerçekleşe de oluşan milliyetçi reaksiyonlar çok kısa süreli kalabildi. Bugün artık baskıyla da yönetmek çok mümkün değil. Türkiye’de denklem siyasal İslam’ın iktidarını savunma ekseniyle onun karşısındaki toplumsal değişim talebi etrafında şekilleniyor. Baskın seçim kararının ardından beklenenin aksine AKP-MHP ittifakının (ince ince planlanmış tüm hazırlıklarına rağmen) moral üstünlüğü hızla kaybetmesinin en önemli nedeni de bu. Siyasal İslamcı rejim, toplumun değişim talebini içeremediği gibi aynı zamanda kalıcı olarak bastıramıyor.

II
Bugünkü durum, önümüzdeki seçimlerde (tüm anti-demokratik özelliklerine rağmen) siyasal İslam’ın bir düzlemde yenilgiye uğratılması bakımından belirli bir imkânı da içerisinde barındırıyor. Ancak muhalefet hareketleri bunun daha ötesine geçebilen bir mevzilenme içinde olmadığı takdirde seçim sonucu ne olursa olsun durumun aynı biçimde devam etme ihtimali de ortada duruyor. HAZİRAN Hareketi, geçtiğimiz hafta sonu seçimlere ilişkin yaklaşımını ortaya koyarken, tam da bu noktayı işaret ederek şu hatırlatmaları yaptı: “Unutulmaması gereken, demokratik bir dönüşümün sadece Parlamento içindeki güçlere bırakılarak gerçekleştirilemeyeceğidir. Seçimler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın yarınlara daha büyük bir umutla bakabilmemizin ve tepemizdeki zorba iktidardan kurtulabilmemizin asıl güvencesi halkın öz gücüne dayanan birleşik mücadelesidir.”

III
Bu hatırlatmalar bu tür dönemlerde, her şeyin sandığa doğru kilitlenmesi nedeniyle gölgede kalabiliyor. Öte yandan muhalefet hareketi içinde, son yıllarda (seçimlere kadar söylenenler bir yana) seçimler söz konusu olduğunda parlamento ve sandığa olduğundan çok daha fazla anlam yükleyen, yüksek matematik siyasetinin hakim olduğu da görülüyor. Kuşkusuz parlamentoyu bir mücadele alanı olarak tümüyle küçümsemek doğru değil. Ancak solda, -bir yolunu (!) bularak- parlamentoda yer almayı merkeze koyan yaklaşımların nasıl bir ağırlık kazandığı da malum. Yaşanan tüm olumsuz deneyimlere rağmen, başka güçlerden destek alarak ayakta durma anlayışı her zaman kendine yeni muhataplar bulabiliyor. Bunu bir yana bırakırsak bugün yapılması gerekenleri seçimlerle sınırlanmayan, evet ‘imkânsızı isteyen’ bir anlayışa sahip olarak mücadeleye devam etmeye ihtiyaç var.


Bugün salt ‘oy verme ve sandık’ matematiklerine sıkışmayan, başka gölgeler altına sığınmayan bir iddiayla, kırıntıyı değil dünyayı değiştirmeyi istemeye devam ederek yürüyelim!

IV
Seçimleri her şeyin sonu ya da başlangıcı olarak görmek (solda yeni parlamento merkezli yaklaşımların körüklediği ve 7 Haziran’da da görülen) büyük bir yanılgıdan başka bir şey değil. Seçim sonuçları AKP lehine olsa dahi kısa sürede yeni bir yönetememe krizine girileceği aşikâr. Öte yandan burada siyasal İslam’ın mümkün görünen yenilgisinin gerçekleşmesi durumunda da sorunlar bir başka biçimde devam edecektir. Türkiye’nin gerçekten demokratikleşme doğrultusunda adımlar atmasını, parlamentodaki güçlerin insafına bırakarak gidilebilecek çok fazla yer olmadığı şimdiden görülmelidir. O yüzden de parlamento dışında bir bağımsız halk muhalefetinin güçlendirilemediği koşullarda dönme dolap misali her şeyin aynı yere gelme ihtimali ortada durmaktadır. Kaldı ki bunun da ötesinde siyasal İslam’ın yarattığı tahribat karşısında asıl yapılması gerekenin, yani Türkiye’nin laiklik, bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik temelinde yeniden kurulmasının başka güçlere havale edilemeyeceğini söylemeye gerek bile yok!

V
Bütün bunların yanında, güncel olarak Türkiye’nin çok büyük bir ekonomik krize doğru ilerlediğini de görerek mevzilenmeye ihtiyaç var. Belli ki baskın seçim kararının arkasındaki faktörlerden birisi de ekonominin artık sürdürülemez duruma gelmesi. Erdoğan’ın, İngiltere’de üç gün boyunca aradığının da ekonomiye çözüm olduğu bir sır değil. Bu duruma ilişkin olarak, Korkut Boratav’ın (5 Mayıs’ta Redaksiyon’un Kurucu Fikirler Sempozyumu’ndaki sunumunda) önümüzdeki günlere ilişkin yaptığı şu değerlendirmeyi akılda tutmak gerekiyor: “Emperyalizm Türkiye’yi öyle bir noktaya sıkıştırmıştır ki şu anda mevcut iktidar yapısı içinde farklı bir seçenek gündeme gelirse hareket serbestliği aşağı yukarı sıfırlanmıştır. Türkiye, içine sürüklendiği sınıfsal açmazı ancak ve ancak bir devrimle aşabilir. Yani halk sınıflarının iktidarı olmadıkça, Türkiye ekonomisi için finans kapitalin ve emperyalizmin cenderesinden kurtulma seçeneği tıkanmıştır. (...) Dış borcu reddeceksiniz, ama bu da yetmeyecek. Çünkü sıfır dış borçta bile dış açık verecek yapısal bir deformasyona uğramış durumda ekonomi. Demek ki halkımız tüketiminin gelirini aşması beklentisini kaybedecek. Döviz büroları kapanacak, dövizle işlemi önleyecekseniz her şey TL’ye dönecek. Döviz hesabınız TL’ye dönecek, şirketler dıştan borçlanamayacak. İşte Syriza’nın başına gelen, Latin Amerika’da Brezilya’nın başına gelen açmazla karşı karşı karşıyayız.”

Bu güç dengeleri içinde en son tam da bugün ve gelecek için umut olacak muhalefet dalgalarından söz edebiliriz. Seçimlerin hemen ardından, ilk görünmez dalga A. Gül’ün çatı adaylığı konusunda gündeme geldi. Soldan da kimilerinin ‘demokrasi bloğu’ siyasetlerinin Gül’e kadar uzandığı noktada, A. Gül’ün adaylığını (çatıya inen helikopter ve Akşener bir yana) muhalefet cephesinde imkânsız hale getiren tam da dipten gelişen tepkilerdi.

VI
Bu muhalefet dalgasının esas açığa çıkmasını ise ‘TAMAM’ dalgasında gördük. ‘HAYIR’ın devamını olan ve bir başka biçimi olan ‘TAMAM’, AKP’nin artık baş etmesinin mümkün olmadığı yaygın ve kontrolü güç bir muhalefet dalgasıyla karşı karşıya olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Bunun bir başka dalgası da HAZİRAN’ın çağrısıyla gerçekleşen ‘Kapat Gitsin’ eyleminde görüldü. Adil olmayan medya düzenine karşı yapılan protesto aynı zamanda sokağa, parklara yönelik çağrısıyla büyüdü. Önümüzdeki günler yeni muhalefet dalgalarıyla gelişmeye devam edecek. O zaman toplumun bu değişim talebini, dalga dalga ortaya çıkan gelecek arayışıyla bütünleşecek, onun büyütecek ve daha ileri bir değişimin öznesi haline getirecek bir mücadeleye ihtiyaç var. O yüzden, bugün salt ‘oy verme ve sandık’ matematiklerine sıkışmayan, başka gölgeler altına sığınmayan bir iddiayla, kırıntıyı değil dünyayı değiştirmeyi istemeye devam ederek yürüyelim!

En Çok Okunan Haberler