Daha iyi bir gazete için…

Geçen hafta, “Cumhuriyet gazetesine, doğru Türkçe bilen editör ve düzeltmen gerekli!” diye yazınca, kimi okurlardan, “Eleştirileriniz yerinde ama kendi gazetenizin yanlışlarını da göz ardı etmeyin!” yollu iletiler aldım.

Hiç eder miyim!

Hakça söylemek gerekirse, ben bu köşede en çok BirGün’deki dil yanlışlarını eleştiriyorum.

Yanlıştan yana yandaşlık olmaz!

Hele de Türkçe konusunda ödün vermek benim “fıtratımda” yok!

Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Doksan yıllık köklü bir kurum olan Cumhuriyet gazetesinin olanaklarıyla BirGün’ün durumu aynı değil. Bizim gazetede, küçük bir profesyonel kadronun dışında, işler hep gönüllü emekle yürüyor…

Böyle olmasına karşın, -yazılarımı sürekli izleyenler bilir- dil yanlışları konusunda BirGün’e “pozitif ayırımcılık” uygulamıyorum. Ayrıcalık tanımak şöyle dursun, iğneyi başkasına, çuvaldızı kendimize batırıyorum…

OKTAY’LAR KARIŞINCA…
Değerli arkadaşımız Refik Durbaş’ın, oyun yazarı Oktay Arayıcı’yı anlattığı geçen haftaki yazısının başlığı, nasıl olmuşsa “Oktay Akıncı: Hâlâ Yasaklı” diye çıkmış… Arkadaşımızın dalgınlığına mı gelmiş, yoksa gazete mutfağındaki bir karışıklıktan mı kaynaklanmış, anlayamadım. Ertesi gün gazetede düzeltme yer almadığı için de gerçek durumu öğrenemedim. Herhalde Refik Durbaş, bundan sonraki yazısında, yanlışlığın kaynağı konusunda bizi aydınlatacaktır.

“Oktay Akıncı” da yabancımız değil elbet. Kendisi değerli bir ozanımızdır. 1983 yılında Mehmet Müfit ile birlikte çıkardığı “Yaşam İçin Şiir” dergisini ilgiyle izlerdim. Rüzgâr Yorgun Eylülden adlı ilk şiir kitabını, yıllar önce sevgili arkadaşım Yaşar Miraç armağan etmişti (Yeni Türkü Şiir Yayınları, 1985). Ama çok açık ki, Refik Durbaş’ın bu yazısının konusu Oktay Akıncı değil, Oktay Arayıcı…

İşte tam da böyle durumlarda editörün önemi ortaya çıkıyor. Gazetelerde her bölümün ayrı sorumluları, editörleri var. Yazıları önce onlar okur. “Okur” diyorum ama aslında olması gerekeni söylüyorum galiba. Uygulama pek de böyle olmuyor...

Yazarlar da insandır; yorgun olabilirler, dalgın olabilirler. Zaman zaman hepimizin başına geliyor bu tür kazalar! Bazen kendi yazılarımda da “vuruş hataları” görüyorum. Ya bir harf eksik ya bir harf fazla!

Yazı İşleri’ne zaman kazandırmak için, gecenin sabaha dönmüş bir saatinde, gözümüzden uyku akarken göndermişiz yazıyı! A be kardeşim, “Tanrı kelamı” değil ya, besbelli ki parmağımız klavyede yanlış bir tuşa basmış; “fuzuli şagil” gibi duran o harfi düzeltsen eline mi yapışır!

“Canım, altı üstü bir harf işte, yanlış çıksa ne olur!” demeyin. Bazen sözcüğün anlamını tümden değiştirebiliyor bir harf. Örnek mi istiyorsunuz?

HOKKADAN OKKAYA!
Sözgelimi, Seray Şahiner’in aynı gün (14 Ağustos 2014) BirGün’de yayımlanan “Muhabbet Mayası” başlıklı yazısında şöyle bir tümce vardı:

“Zaten son seçimlerde hilenin elli bin çeşidini gördük, değil parmağa mürekkep damlatmak, seçim sandığını okkaya bansan, kedi kediliğinden vazgeçmiyor.”

Tümcede geçen “okka”nın anlamı, eski dilde bir ağırlık ölçüsü birimidir. Yazıda bunun amaçlanmadığı açık. Belli ki “hokka” sözcüğünün başındaki “h” harfi düşmüş ve böyle anlamsız bir tümce oluşmuş. Oysa o basit yazım yanlışını düzeltmek, doğrudan editörün ya da düzeltmenin işi…

Gene aynı yazının bir yerinde, RTE’nin ağzından aktarılan tümce şöyle yazılmış: “Hiç kimsenin yaşam tarzını müdahale etmedik.”

Görüyorsunuz, yine küçük bir “harf kazası”!

Bu tümceye de yumuşak bir editör ya da düzeltmen dokunuşu gerekmez miydi?

“Yaşam tarzı”na değil ama yazım yanlışlarına kesinlikle “müdahale” etmeliyiz!

Daha önceki bir yazımda da belirtmiştim: Editörlük, trafik memurluğu değildir. Gelen yazıları “yayına hazırlamak” gibi bir büyük sorumluluktur. Dolayısıyla editörün yetkileri, sınırları hayli geniştir.

Yazı işleri yönetmeni ve editör olarak çalıştığım yayın organlarında, muhabirlere ve yazarlara kök söktürürdüm! Bu yüzden de kimileriyle aram açılmıştı. Ama yıllar sonra karşılaştığımda, eski çalışma arkadaşlarımın bana ilk söyledikleri şu olurdu: “Abi, iyi ki Türkçe konusunda bu denli üstümüze gelirdin! Sonraki yıllarda sizin fırçalarınızın çok yararını gördüm!”

Dil bilinci küçük yaşta ediniliyor. Test çözmeye dayalı ezberci eğitim sisteminde bu konu sürekli savsaklandığı için, insanlar başka alanlarda başarılı olsalar da, dilbilgisi açıklarını sonradan kolaylıkla kapatamıyorlar. İletişim okumuş, üniversite bitirmiş, gazeteciliği meslek edinmiş pek çok arkadaşımızda bu temel eksikliği yakından gözlemledim.

Türkçeyi doğu yazıp konuşmanın yolu, kuru dilbilgisi derslerinden çok, dilimizin seçkin yazarlarını, yapıtlarını erken yaşlarda okuyup özümsemekten geçiyor…

BASKI KALİTESİ DE ÖNEMLİ
Yeniden konuya dönersek…

BirGün gazetesi iyi yolda…

On yıllık bir inadın karşılığını yavaş yavaş almaya başladı. Son dönemde Gezi Direnişi’nin muhalif dilini içselleştirerek daha geniş kesimlerle buluşma yolunda önemli bir başarı elde etti. Gazetenin tirajı 30 bine koşuyor…

Halktan yana bir yayın organı olarak elbette bununla da yetinmemeli, yüz binlerin sesi olmalıyız. Yandaş gazetelerin sürekli okur ve saygınlık yitirdiği bir dönemde bu hedefe ulaşmak çok da güç değil.

Ancak böyle bir başarıyı yakalayabilmek için, cesur manşetler, özel haberler ve etkili köşe yazıları dışında, başka önceliklerimiz de olmak zorunda.

Birincisi; yazarları, muhabirleri ve editörleriyle hepimiz doğru Türkçe kullanmalıyız.

İkincisi; “düzeltme servisi”mizi güçlendirmeliyiz.

Üçüncüsü; baskı ve kâğıt kalitemizi yükseltmeliyiz.

Evet, BirGün’ün baskı kalitesinde de bir sıçrama gerekiyor. “Seçimlerde bile parmak boyası kullanılmıyor artık. Gazetemizi okurken, sayfaları çevirirken parmaklarımıza boya bulaşmasın!” diyor okurlar. Renkler karışmasın, fotoğraflar daha güzel çıksın, “dişi” karakterli metinler karanlık zeminlerde yitip gitmesin istiyorlar.

Ben de katılıyorum bu haklı isteklere…

BirGün okurları; iyi kâğıda basılmış, dil yanlışlarından arınmış, pırıl pırıl bir gazeteyi herkesten çok hak ediyor çünkü…

En Çok Okunan Haberler
  • Habertürk kanalının Genel Yayın Yönetmeni, TV programcısı ve Habertürk gazetesi köşe yazarı Yiğit Bulut’un kovulmasıyla...
  • “İçeride devlet bakıyor” denir hep. Mahpuslara elektrik faturalarının bile ödetildiği bilinmez.
  • İçerdekiler için bir tutkudur, firar etmek. Daha çok idamlıkların, müebbetliklerin hakkı gibi dursa da, üç-beş ay yatacakların
  • Geçenlerde bir gazetede DEHB tedavisinde kullanılan ilaçların bir yılda yüzbinlerce kutu yazıldığına (aşırı kullanıldığına)