Darbe günlerinde futbol

Birleşik Amerika tarihinin trajik günlerinden birisidir 11 Eylül 2001 tarihi. New York Manhattan’daki İkiz Kuleler yerle bir olduğunda dünya tarihinin dönüm noktalarından birisini yaşadığımızı biliyorduk hepimiz. Ondan 28 yıl önce yine bir 11 Eylülde bir başka ülke, tarihinin en trajik günlerinden birisi yaşıyordu ve Richard Nixon başkanlığındaki Birleşik Amerika yine sahnedeydi, bu sefer perde arkasında, gizli güç olarak. O gün Şili’nin başkenti Santiago’daki La Moneda Sarayı’nda, 1970 yılındaki seçim sonrasında göreve gelmiş Salvador Allende’nin cansız bedeni yatıyordu. Allende, arkasına CIA’in desteğini de alan General Augusto Pinochet’nin gerçekleştirdiği askeri darbe sonrasında, ülkeyi terketme yolunu seçmemiş ve kendisine yapılması muhtemel “hain” suçlamalarını önlemeyi düşünmüştü, zaten ülkesini de bırakıp kaçmaya niyeti yoktu. Radyoda son kez Şili halkına seslendi ve ardından Fidel Castro’nun kendisine hediye ettiği AK-47 silahıyla yaşamına son verdi. Castro’nun kader arkadaşlarından Ernesto “Che” Guevera gibi tıp eğitimi almış Allende, Latin Amerika’da, seçimle başkanlık koltuğuna oturmuş ilk Marksist politikacıydı ve elbette bu kuzeydeki büyük abinin hoşuna gitmemişti. 1971’de Fidel Castro ülkeyi ziyaret ettiğinde Nixon ve akıl hocaları iyice telaşlanmış ve Şili’nin süratle komünist bir kötülük yuvasına dönüşeceğine kendilerini inandırmışlardı. Şili’nin Sovyetler Birliği ile de ilişkileri yakınlaştırması ve Allende’nin kötü giden ekonomiye rağmen halktan gördüğü desteği artırması üzerine Ulusal Güvenlik’ten sorumlu Henry Kissinger, Nixon’a sürekli olarak Birleşik Amerika’nın Şili’nin gidişine dur deme konusunda pasif davrandığını anlatıyordu. Sonunda 11 Eylül 1973 tarihinde, aslında Allende ile arası iyi olan Pinochet, arkasına aldığı CIA desteğiyle hükümet binalarını bombaladı, donanmayı ele geçirdi ve tüm haberleşme araçlarının kontrolünü eline aldı. Bütün bunlar sırasında ona ulaşmaya çalışan Allende’nin telefonlarını dahi açmamıştı. O günün ardından, 1980’de Pinochet’nin halk tarafından koltuktan edilmesine kadar soruşturmalar, devlet eliyle yapılan hak ve özgürlük ihlalleri birbirini izledi. Bu dönemle ilgili 2012 yapımı, Gael Garcia Bernal’in rol aldığı No! isimli filmi izlemenizi öneriyorum.

İlişkiler altüst oldu

11 Eylül günü askeri darbe olduğunda Şili Ulusal Takımı 1974 Dünya Kupası’na gitmek için son engelleri olan Kıtalararası Play-off turundaki rakipleri Sovyetler Birliği ile oynayacakları mücadeleye hazırlanıyordu. İki ülke arasında oldukça iyi olan ilişkiler, Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş’taki rakibinin iplerini elinde tuttuğu darbe sonucunda bir anda altüst olmuş, hatta darbeden önce Şili ordusuna teslim edilmek üzere yola çıkan askeri araçlar ve malzemeler, yolculuk sırasında gerçekleşen darbe sebebiyle başka bir ülkeye yönlendirilmişti. Şilili futbolcuların Sovyetler Birliği’ne girmek şöyle dursun kendi güvenlikleri bile tehlike altındaydı. Örneğin Allende’nin sempatizanı olan ve bunu hiçbir zaman saklamayan Leonardo Véliz evinden uzun süre çıkamamış, arşivinde olan sol görüşlü yazarların ve müzisyenlerin eserlerini bodrum katına saklamak zorunda kalmıştı. Takım arkadaşlarının durumu da farklı değildi, zira aynı gün tüm kadronun Sovyetler Birliği yolculuğu için toplanması gerekiyordu (o zamanlar deniz aşırı yolculuklar daha uzun sürüyordu ve Şili yol üzerinde İsviçre ile bir hazırlık maçı oynayacaktı), fakat darbe sonrası Santiago sokakları savaş alanı iken evlerine dönmek zorunda kaldılar. Pinochet’nin kontrolündeki ordunun askerleri, kaptan Francisco Chamaco Valdés ve birkaç takım arkadaşını durdurmuş, onları tutuklanmaktan kendilerine verilen ulusal takım amblemli eşofmanlar kurtarmıştı. Eylül 2015’te İngiliz Blizzard dergisine bir röportaj veren Véliz, Santiago dışında yaşayan bazı oyuncuların ailelerinden haber alamadan 4 gün sonra Moskova’ya hareket ettiğini ve kalecilerinin kendisine fabrika depolarının sayısız cesetle dolu olduğunu söylediğini anlatmıştır.

Neruda’nın ölümü takımı sarstı

Şili, Sovyetler Birliği’ne ulaştığında da durum farklı değildi. Birçok futbolcunun ülkeye girişi geciktirildi, hatta golcü Carlos Caszely’e pasaport fotoğrafında bıyığının olmaması sebebiyle uzun süre vize verilmedi. 23 Eylülde, yani maçtan 3 gün önce dünyaca ünlü Şilili şair Pablo Neruda da şüpheli biçimde hayatını kaybetti. Bu haber elbette kafilede büyük bir moral bozukluğuna yol açtı. Zamanında Şili Komünist Partisi’nde senatörlük görevini de yapmış Neruda’nın resmi ölüm sebebi prostat kanseriydi, ancak kendisinin de kuşkulandığı şey tam 42 yıl sonra, geçen yıl bir hükümet yetkilisi tarafından dile getirildi, Neruda’nın zehirlenmiş olması büyük bir ihtimaldi. Pinochet onun cenaze törenlerini iptal etmeye çalışsa da büyük bir halk kalabalığı şairi son yolculuğuna uğurladı.

26 Eylül’de Şili, 60 bin Rus taraftarın önünde Sovyetler Birliği ile 0-0 berabere kaldı. Rövanş 2 ay sonraydı ve bu 2 ay boyunca Pinochet yönetimi, tutuklanan onbinlerce insanı muhafaza edecek yer kalmadığından Santiago’daki Estadio Nacional ve diğer şehirlerdeki 10 stadyumu daha hapishane olarak kullandı. Sovyetler böyle bir ortamda Şili’ye gitmek istemiyordu, FIFA bir heyet göndererek Şili’de şartların elverişli olduğunu raporladı ama durum değişmedi. Doğu’nun süper gücü “Şili vatanseverlerinin katledildiği bir stadyumda futbol oynamayacağız” diyerek ülkeye hiçbir zaman ayak basmadı. Ev sahibi futbolcular 21 Kasım 1973 tarihinde, 17 bin kişinin tribünlere geldiği maça 11 kişi olarak sahaya çıktılar, maç başladı, futbolcular aralarında paslaştılar ve topu ağlara gönderdiler. Avusturyalı hakem Erich Linemayr maçı bitirdi. Şili hükmen galip geldi ve dünya kupasına gitti. Sovyetler de doğal olarak men edildi. Bazı dedikodulara göre maçın oynandığı sırada, stadyumun bazı bölümlerinde hâlâ tutuklular bulunuyordu.

Türkiye’de futbol ligi tekrar oynanmaya başladığında ülke şartları ne olacak bilmiyoruz, ama bu spor tarih boyunca siyasetle hep dirsek temasındaydı, böyle de olmaya devam edecek, mekan ve zaman değişse de...

En Çok Okunan Haberler