Datça’da çağla cacığı-rakı!

Ben yersiz yurtsuz birisiyim. Pek çok yerde yaşadım. Böyle de devam edecek gibi duruyor. Bunun iyi ve kötü yanları var. İyi yanı ister istemez hayat bir miktar renkleniyor. Çok fazla insan ve yer tanıyor, farklı hayatlar yaşıyor insan. Çocukluk arkadaşlarımın pek çoğu ‘yılların akıp gittiğini’ iddia ediyorlar. Bana hiç böyle gelmiyor. En büyük dezavantajı da köksüz olmak. Arkandan gelecek şehir olmaması. Bu büyük dezavantajın fenalıklarını henüz görmüyor oluşumdan olabilir, işin bu kısmını pek önemsemiyorum. Ve tabii bir de maymun iştahlı olmak var. Bir memleket alışkanlığıdır ‘şuraya şunu konduracaksın, bunu bilmemne yapacaksın o vakit burada yaşanır’ şeklinde bir Bahçeli matematiğiyle yerleşme planları yapmak. İşte ben bu planları yapmakla kalmıyor arada bir de hayata geçiriyorum.

Mutsuz insan istifleri

Bu yüzden ‘yepyeni bir yere nasıl yerleşilir’ konusuna bir miktar hakim sayılırım. Fark etmişsinizdir, ‘bir kıyı kasabasına yerleşmek’ romantizminin suyu çıkmış durumda. Eskiden bu, bir rakı sofrası klişesiydi. Bıdı bıdı konuşulur, hayata geçirilmezdi. Yahut abuk subuk teşebbüsler ve ‘konuşulmak istenmeyen anılar’ türetilip dönülürdü. Ne hikmetse herkesin aklına takıcı dükkanı, kahvaltıcı yahut meyhane açmak gelir, bunlar açılır, sonra duşta şarkı söylemekle sahnede şarkı söylemek arasındaki fark tadılır kös kös dönülürdü.

Şimdi büyük şehirlerimiz artık mutsuz insanların istif edildiği silolar haline geldi. Bu yüzden/sayede giden kalır oldu. Bu da tabii dünyanın en kolay işi değil. Çünkü gittikleri kıyı kasabalarına büyük şehir kalkanlarını ve alışkanlıklarını da götürüyor, bulundukları yerin sosyal hayatını derinden etkiliyorlar. 20 liraya makarna yemeye alışmış birisine bunu olması gereken fiyata verdiğinizde herkese anlatır. Tabii o makarnacı da duyar bunu. Derken inceden 18 liraya doğru yollanır o makarnanın fiyatı. Anlatacak bir şey kalmaz bizimkine. Daha fenası makarnaya erişimi de kalmaz. Çünkü gittiği yerlerin iktisadı öyle İstanbul’da yapılan “free lance” planlara uymayabilir ve makarnayı zamlattırdığıyla kalabilir. E bir yandan da o makarnayı 18 liraya yiyebilecek bir kira geliriyle filan geçinen yazlıkçı zaten vardır. Ona sadece ‘buralar da amma pahallandı ayol’ muhabbeti yapmak düşer.

Bu kasabaların içinde çok acayip yerler var. Misal, bir imar felaketi, çirkinlik abidesi, AVM’ler ve Sözcü Gazetesi cenneti Bodrum yarımadasının hemen karşısında bir güzellik abidesi Datça Yarımadası var. Evet. Ben bir Datça hayranıyım.

Datça

Datça Belediyesi’nin davetlisi olarak gittiğim 10. Açık Deniz Kış Yüzme katıldım. Bir ehlikeyife yakışır şekilde parkurları umursamayıp, denize girdikten sonra kafi miktarda kulaç atıp döndüm tabii. Karşılığında tamamlayanlara verdikleri o fiyakalı madalyalardan vermediler bana. Olacak o kadar.

Bu yıl, “Ege Denizi acı denizi olmasın” sloganıyla mülteci sorununa dikkat çekmek için yüzdüler. Bu harikulade sloganın daha güzeli “Ege Denizi daha fazla acı denizi olmasın” olabilirdi tabii.

Datça ve rakı

O yarımadanın adı Datça’ysa, soyadı rakıdır tabii. Birbirinden lezzetli mezeleri ve güleryüzlü personeliyle o kumsala yayılmış meyhaneler memleketin en güzel manzaralarından birisini verir. Genellikle çarşaf gibi duran denize yansıyan ışıklar, yakamozlar, ve hatta bazan ideal formunda yani özgürce ve güvenle gezen yunuslarıyla, foklarıyla tam bir cennet parçası, bir rakı ütopyasıdır.

Bu kadar mı? Can Yücel var bir de. Pek çok yerine iz bırakmış olan rahmetli ve kudretli Can Baba. Ve hiç kuşkusuz Güler ablamız, Güler Yücel.

Başka? Datça bademine ne demeli? Şu anda Palamutbükü yolunda deklanşöre gelişigüzel bassanız dahi sonuç kartpostal oluyor. O Datça çağla bademinden yapılan cacık, rakının en müstesna mezeleri arasındadır.

Datça’da hayat

Gelelim başa. Memleketin açık ara en temiz havasına sahip Datça, bu yerleşilen sahil kasabaları içinde müstesna yerlerden birisine sahiptir. Birincisi buraya gelen İstanbullular rafinedir. Süzgeç yarımadanın kendisidir. Pek bir marifet sayılan havaalanı ve asfalt, doğa muhalefeti sebebiyle uzakta kalmıştır. Yolu güzeldir ama uzun sürer. Erişimi zordur. Havaalanı uzaktır. Zahmetlidir. Büyük şehirli zahmet sevmez. Hemen erişim ister yaşayacağı yere. Bu zahmet korur ama Datça’yı. Nitekim taa Bizans zamanında Knidos’ta 70 bin kişi yaşarmış, şimdi yazın bile Datça nüfusu 50 bini bulmuyor.

Bir yandan da Datça’ya yerleşmiş insan büyük şehir alışkanlıklarını, 20 liralık makarnaları filan asfaltın öte yakasında bıraktığı için Datçalılarla başka kasabalara göre daha bir iç içe yaşar. Onlara akıl öğretmez. Mütevazılık sürülmüş kibir püskürtmez. O işi bir miktar yazları Datça’ya gelen yazlıkçılar yapar. Onlar da yadırganır ve kenarda kalır tabii.

Datça insanları

Benim Datça’daki en kuvvetli bağlantım, Datça Belediyesi basın ilişkilerinden sorumlu Osman Akın. 17 yıldır Datça Belediyesi’nde çalışan Osman’ın Datça’nın bu güzel görüntüsünde payının büyük olduğu kesin.

Ayrıntı Yayınları’nı hepimize hediye eden ve Emecik’te bir cennet parçası yaratan Arslan Kahraman, Güler Yücel, heykeltraş Elbruz Denge, memleket alternatif rock hayatının mühim ve icatçı ismi Tayfun Polat, kış Datçalıları Barbaros-Demet Ilıkkan çifti ve taze Datçalı ‘Otisabi’ Yılmaz Aslantürk şerefine kadeh kaldırmak istediğim Datçalılardan.

Bodrum’da İnsanca Yaşam Derneği’nin kampanya sloganıyla bitirelim: Mültecilere güvenli geçiş! Şimdi!

Not: Sevan Nişanyan’a verilen hücre cezası maalesef onandı. Hiçbir yetkisi olmayan iki kişiye hiçbir sebebi olmayan bir şekilde, şekli muğlak bir rüşvet teklif ettiği iddiası yüzünden. Sevan hapislerde çürümesin. Lütfen kampanyasını imzalayın: https://www.change.org/p/sevan-ni%C5%9Fanyan-i%C3%A7in-izan-talep-ediyoruz-ahmet-davutoglu?source_location=petitions_share_skip

En Çok Okunan Haberler