Dayan kitapla, dayan işle, dayan Seher’le

DUYGU ERGÜN

Erkekler, 2016’da 261 kadın ve kız çocuğunu öldürdü; 75 kadına tecavüz etti; 119 kadını taciz etti; 417 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu; 348 kadını yaraladı... Bianet’in Türkiye’deki yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre oluşturduğu bu veriler sadece ‘bir yıl’ içinde işlenen kadın ve çocuk cinayetlerinin, tacizlerinin rakamlarla ifade edilmiş hâlidir. Bu rakamların toplumsal yaşamdaki anlamını ifade etmek ise neredeyse imkânsız.
Türkiye, kadın hakları konusunda pek çok Ortadoğu ülkesinden ileri görünse de, görülmek istenmeyen bir çıplaklıkla tüm bu ülkelere denk konumda. Muhafazakâr toplumlarda erkeklerin halel getirmeyeceklerine ve sözüm ona korumaları gerektiğine inandıkları çok mühim bir mesele var: Namus. Toplum içinde onur ve ahlak kurallarına bağlılık, doğruluk ve dürüstlük olarak tanımlanan ‘namus’, meselenin bu yönünde kadın bedeninin denetimi olarak karşımıza çıkıyor. Yani namus, kadının cinsel saflığı üzerine kurgulanıyor. Giderek yoğunlaşan uygulamalarda erkeğin anlayışı ile namus, toplumsal vicdan ve adalet anlayışı ile çatışır konuma geliyor. Bu durumda kadının bedeni için biçilen bir ahlak anlayışından gayri, doğruluktan, dürüstlükten, vicdandan dem vurmak ise ne yazık ki mümkün olmuyor. İşlenen cinayetler, edilen tacizler ise ‘namus’ başlığına girdi mi mubah oluveriyor.

Peki, hangi namus, kimin namusu?
Kocaeli’nde haziran ayında bir baba, 17 yaşındaki kızını öldürdükten sonra intihar etti. Kızının sosyal medyadan paylaştığı fotoğraflarına sinirlenen ve geçirdiği sinir krizi sonrasında kızını öldürdüğü anlaşılan babanın, kendi sosyal medya hesabından birçok Uzakdoğulu ve yabancı uyruklu kadınla arkadaşlık kurabilmek için iletişimde olduğu ortaya çıktı.
Yine geçen aylarda Adana’da bir baba 13 yaşındaki kızına tecavüz ettiği iddiasıyla 17 yaşındaki bir genci öldürdü. İfadesinde, “Öldürdüğüm kişi 13 yaşındaki kızıma tecavüz etti. Ben bu cinayeti, başka kızların başına gelmesin diye işledim” dedi. Kendisine hak veren kimselerce babanın serbest bırakılması için imza kampanyası düzenlendi ve şu ifadeler yer aldı: “Türk milletinin millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşaması göz önünde bulundurulacaksa, kızına tecavüz eden zanlıyı öldüren Emrah B. serbest bırakılsın.” Birkaç hafta sonra öğrendik ki, 33 yaşında olan ve 13 yaşındaki kızına tecavüz ettiği gerekçesiyle 17 yaşında bir genci öldüren bu baba, 15 yaşında olan Suriyeli bir çocukla evlenmek istemiş; aile, kızlarının küçük olduğu için bu durumun mümkün olmayacağını söylediği zaman ise aileyi ölümle tehdit etmiş.
Her gün aklımızın ve vicdanımızın sınırlarını zorlayan nice olaya tanık oluyoruz. Mantığımızı koruyamadığımız nokta ise okuduğumuz bu satırlar, tanık olduğumuz bu olaylar nasıl oluyor da vicdanlarımıza hükmedemiyor? Nasıl oluyor da politikadan sanata, edebiyata toplumun her köşesinde kendini göstermesini beklediğimiz bu sorunlar, gündemimize girdiği gibi çıkıyor? Sanırım belli bir toplumsal sorumluluğa, hâlâ, erişemediğimizi söylemek yanlış olmaz. Oysa istiyoruz ki memleket meseleleri derdimiz olsun, istiyoruz ki okuduklarımızda, izlediklerimizde, duyduklarımızda memleketimizden insan manzaraları olsun. İstiyoruz ki, tarlada çalışan ırgatları, fabrikadaki işçileri yazsın yine Orhan Kemal; köylüyü, gurbetçilerin yaşamını aktarsın yine Fakir Baykurt; ezen ezilen çatışmasını göstersin Sabahattin Ali; toplumun aksayan yönlerini yererek gülümsetsin bizi Aziz Nesin; ‘Küçük Kızın Türküsü’nü yazsın Gülten Akın ve kavgamızı anlatsın Nâzım Hikmet…

Bu bekleyiş içinde bir kitap çıkıyor
Seher, tutuklu siyasetçi Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde kaleme aldığı bir öykü kitabı. Demirtaş’a siyasetçi kimliğinin yanında yazar sıfatı kazandırması bakımından önemli olan bu çalışmayı farklı kılan başka bir unsur daha var, Demirtaş, güncel politikadan asla ayrılmayacak sorunlar üzerine yazıyor satırlarını: kadın sorunu, işçi hakları, savaş… Kitabın başında, ‘Katledilen ve Şiddet Mağduru Bütün Kadınlara...’ diyor Demirtaş ve başlıyor anlatmaya. Bir çırpıda okuyoruz; öylesine gerçek, öylesine tanık olduğumuz hikâyeler ki, her satırında niceleri canlanıyor zihnimizde.

Seher’e dair
Kitaba adını veren Seher, aynı fabrikada çalıştığı ve âşık olduğu Hayri’nin ve arkadaşlarının tecavüzüne uğrar. Kınaladığı elleriyle bayram sabahı telaşını taşıyan Seher, aile namusunun temizlenmesi gerekçesiyle cezalandırılır; birkaç gün önce genelevde birbiriyle karşılaşan ve ertesi gün hiçbir şey yokmuş gibi davranan baba ve ağabeyi tarafından, en sevdiği küçük kardeşi Engin’in elleriyle… Yine akıllara aynı soru geliverir: Peki, hangi namus, kimin namusu?

“Hava soğuktu, Engin çocuktu, tabanca ağırdı, titriyordu eli. Abisi ‘Diz çök!’ dedi… Yüzükoyun devrildi Seher, sıcak kanı

Çukurova’nın donmuş toprağına değdi, aktı buzun üstünde, elinin kınasına karıştı.

Üç erkek, akşamüstü ormanda hayallerini çaldı Seher’in.

Üç erkek, gece yarısı boş bir arazide canını aldı Seher’in.”

‘Kara gözlere selam olsun’
Ruhi Su, “Ama benim memleketimde bugün, insan kanı sudan ucuz” der. Demirtaş da ‘Kara Gözlere Selam Olsun’ başlıklı öyküsünde toplumumuzun kanayan ve hâl böyleyken tedbir alınmayan yaralarından olan inşaat işçilerini kaleme alır. İş bulma umuduyla köylerinden çıkıp İstanbul’a gelen ve inşatta çalışmaya başlayan iki arkadaşın anıları eşlik eder öyküye. Sigortasız ve düşük ücretli çalışanlar, çocuk işçiler, bundan da öte çocuk gelinler gibi birçok konuyu, tüm çıplaklığıyla anlatır, Demirtaş.
Seher’in satır aralarında durup, düşündüğümüz çok olur. Sırasıyla oluruz Temizlikçi Nazo, Nergis, Cemal, Hamdullah Usta… Bazen kirpiği yere düşmeyen Berfin, bazen kamyonun camında asılı bir resim olan Asuman. Halep’te paramparça olurken Rukiye’nin bedeni, göğsümüzde hissederiz Hamdullah Usta’nın acısını… Her biri farklı bir hikâyeyi canlandırır zihnimizde, çünkü anlatılanlar bizim hikâyemizdir; çünkü anlatılanlar gerçektir.

Geçen günlerde Evrensel gazetesinden Çağrı Sarı’yla yaptığı bir röportajda Demirtaş, yazma konusunda eşi Başak Demirtaş’ın kendisini cesaretlendirdiğini fakat kendisinin bir türlü yapamadığını, şimdi ‘tutsak’ kimliğiyle bunu yapma fırsatı doğduğunu söylüyor. Bu ifadeler aklımıza Yılmaz Güney’in tutukluluğu sırasında kaleme aldığı şu satırları getiriyor: “Sevgili, inan şurada bulunduğum günler benim için sanatım için çok faydalı olmuştur. Bütün dünyada sözü edilecek filimler yapacağım… Hapis olan benim fiziğimdir sevgili, kafam hapis değil ve onu kimse durduramaz…” Demirtaş’ın edebiyat alanındaki duygularını da benzer bir şekilde, “Bütün dünyada sözü edilecek çalışmalar yaratacağından hiç kuşkumuz yok,” diyerek ifade edebiliriz.
Not: 36. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda aralarında Murathan Mungan, Oya Baydar, Ercan Kesal, Sırrı Süreyya Önder, Şebnem İşigüzel, Murat Uyurkulak, Haydar Ergülen gibi isimlerin olduğu birçok yazar ve şair, Seher’i imzalayacak. İlgili okurlara duyurulur.

En Çok Okunan Haberler