Devlet, birikim rejiminin sancıları ve askeri-sınai kompleks

Kansu Yıldırım
Ebubekir Aykut

Türkiye toplumsal formasyonunun siyasi, iktisadi ve hukuki kriz içerisinde olduğu çok uzun süreden beri dillendirilmektedir. 15 Temmuz darbe girişimi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş, ABD ile artan ve sonunda yaptırımlara kadar varan gerilimler ve son günlerde doların hızlı artışıyla birlikte kriz tartışmaları yeniden alevlendi. Yaşanan krizlerin nedeni olarak genellikle siyasal iktidarın ekonomik rasyonaliteye uygun olmayan politikaları gösterildi. Hatta daha ötesinde, Erdoğan’ın büyük sermaye aleyhine politikalar ürettiği ve bunun Türkiye kapitalizmine yönelik hamleler olarak bile kavrandığı gözlemlendi.

Oysa ki, siyasal iktidarın davranışlarını anlamlandırmanın farklı yollarına işaret edilmesi gereklidir. Siyasal iktidarın sadece genel olarak sermayenin değil, farklı sermaye fraksiyonlarının temsil edildiği bir alan olduğu unutulmamalıdır. Belli bir sermaye fraksiyonun çıkarlarının aleyhine olabilecek politikalarda diğer sermaye fraksiyonlarının etkisine işaret edilmelidir. Ayrıca kriz dönemleri varolan güç dengelerinin dönüştüğü veya yeniden şekillendiği anlar olması açısından önemlidir. Olan biteni anlamak için görünürdeki kriz işaretlerinin altındaki nedenlere bakmak elzemdir. Siyasi, hukuki, ekonomik alanlardaki tüm kriz işaretleri, hakim birikim rejiminin ve ona eşlik eden hakim cumhuriyet projesinin sancılarıyla ilgilidir.

Yeni sermaye birikim rejimi mi?
2002 sonrası siyasal iktisadi düzlemin iki karakteristik özelliğinden söz edilebilir. Birincisi, 1980’lerdeki finansal liberalleşme evresinin AKP iktidarı döneminde de izlenmesi ve derinleştirilmesidir. Korkut Boratav’ın belirttiği üzere AKP, 2001’in IMF programını devralarak sürdürmüş, 2005’te yeni bir IMF programı imzalayarak 2008’e kadar uzatmıştır. Bu da sermaye hareketlerinin serbestliğinin devralınması ve özelleştirme dalgaları olarak gündeme gelmiştir.

Finans kapitalin egemenliğinin yoğunlaştığı dönemin diğer özelliği, inşaata dayalı birikim stratejisidir. Konut balonunun patladığı bugünlerde inşaat sektörü için alarm çalmaktadır. “Gayrimenkul ve Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Derneği”, “İstanbul İnşaatçılar Derneği” ve “Konut Geliştiricileri ve Yatırımcıları Derneği” gibi sektörün önemli temsilcileri, inşaatların “durma noktasına geldi”ğini söyleyerek Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tan finansman sorunlarının çözümü için faizlerin yüzde 0.98’e çekilmesini ve finansman sağlayıcı acil çözümlerin devreye sokulmasını istemişlerdir.

Finansallaşmaya dayalı birikim stratejisi Türkiye toplumsal formasyonunda sınırlarına dayanmıştır: TCMB üzerinden başlayan özerklik ve faiz tartışmaları, TL’nin değer kaybetmesi, ekonomik büyümenin cari açıkla finanse edilmesi, 467 milyar dolarlık dış borç, özel sektörün borcunun kurdaki hareket nedeniyle artması, Türkiye’nin risk priminin (CDS) yükselmesi, Mart-Mayıs arası yabancı sermaye girişi 2017’nin aynı dönemine göre yüzde 66 oranında azalması, enflasyon, işsizlik, gelir adaletsizliğinin artışı… Söz konusu birikim stratejisinin darboğazı ayyuka çıkmıştır.

Hem finansallaşma süreçlerindeki sıkıntılar, hem de birikim stratejisinin “lokomotifi” olarak nitelenen inşaat sektöründen gelen kötü sinyaller, Türkiye egemen sınıfları tarafından da dikkatle izlenmektedir. Büyük burjuvazi fraksiyonlarından uzun süredir hükümete yöneltilen “yapısal reform”, “sanayi 4.0”, “Batıyla ilişkilerin düzelmesi” talepleri, özü itibariyle hakim birikim rejiminin sınırına gelindiğini işaret eden ve yeni sermaye birikim stratejisine geçişi hedefleyen eleştirilerdir. İstanbul Sanayi Odası Başkanı tarafından planlı ekonomiye geçiş niteliğinde “Plansızlık ve ölçüsüzlüğü gözden geçirme meselesi, Türkiye’nin bir an önce çözmesi gereken önemli bir sorun haline geldi” eleştirisini, başka sermaye örgütleri izlemiştir. Mayıs ayında dolardaki artışla ilgili olarak ekonomiye yönelik “Sanayi 4.0 olmazsa dolar 4 olur demiştik” eleştirilerini dile getiren TÜSİAD, uzun süredir sanayileşme-hukukun üstünlüğü-reform sacayaklarına dayalı yeni bir “kalkınma öyküsü” ihtiyacını dile getirmektedir.

Askeri-sınai kompleks
Büyük sermayenin “yeni ekonomik kalkınma öyküsü ihtiyacı”1 her ne kadar anahatları şekillenmemiş olsa da, yeni bir sermaye birikim rejimine işaret etmektedir. Neoliberal dönemin hakim birikim rejimi olan finansallaşmaya dayalı birikim rejiminden kopuş çok olanaklı gözükmemekle birlikte, sektörel ölçekte yeni alanların öne çıkması muhtemeldir. Yeni birikimin stratejisinin ana bileşenlerinden birisinin askeri savunma sanayi olacağı ileri sürülebilir.

Askeri savunma sanayi, başta tekelci burjuvazinin “sanayi 4.0” talebine bir yanıt anlamı taşıdığı gibi, AKP iktidarına siyasal-ideolojik düzlemde yakın görülen belirli sermaye gruplarının büyümesini pozitif yönde etkileyecek bir birikim modeli olarak düşünülebilir. “Yerli ve milli savunma” argümanı adı altında, askeri savunma sanayinin üretim ve ihracat kapasitesi ekonomik teşviklerle ve devlet politikalarıyla arttırılmaktadır. Son olarak “100 Günlük” programda da yer alan 400 projenin 48’i lazer silah sistemi, insansız araç projesi, uydu projesi, roket, tank ve hava savunma füzesi projeleri şeklinde savunma sanayi başlığındadır.


Cumhurbaşkanlığı Hükümet modelinin alametifarikası, yeni birikim rejiminin siyasi ve iktisadi alaşımının dayanıklılığını arttırmasında gizlidir. Siyasette besmeleye dönen “tek adam” argümanından farklı olarak, yapısal ekonomik kriz veya buna bağlı siyasi-sosyal kriz gibi Türkiye kapitalizminin momentumunu etkileyecek gelişmelere hazırlık olarak güvenlik aygıtlarının tahkim edilmesi gereklidir.

Sektör mevcut imkanlar dahilinde cazip hale getirilmektedir. Türkiye İhracatçılar Meclisi verilerine göre, bu yılın ilk yarısında savunma ve havacılık sanayisinin ihracatı yaklaşık yüzde 14 artmıştır. Geçen yılın ilk yarısında 795 milyon 705 bin dolar olan savunma sektörünün ihracatı 906 milyon 407 bin dolara yükselmiş, sektörün son 1 yıldaki toplamı ihracatı 1 milyar 849 milyon doları bulmuştur. Son dönemde Azerbaycan’a yapılan ihracat 20 milyon dolara çıkmıştır. Senegal’e Nurol üretimi Ejder Yalçın ve Ejder TOMA araçları satılmış, yaklaşık 12 milyon 300 bin dolarlık ihracat gerçekleştirilmiştir. İsviçre’ye 10 milyon dolar, Katar’a 9 milyon dolar, Filipinler’e ve Çin’e ihracat 8 milyon dolar, Ukrayna’ya 7 milyon dolarlık ihracat yapılmıştır.2

Küresel kapitalizme entegre olan Türkiye’de yeni birikim stratejisi arayışında askeri savunmanın öne çıkması ile dünyada uluslararası güvenlik harcamaları trendi arasındaki ilişki bulunmaktadır. Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü tarafından açıklanan yıllık rapora göre küresel savunma harcamaları 2017 yılında yüzde 1,1 oranında artarak 1 trilyon 740 milyar dolara yükselmiştir. Savunma harcamaları dünya genelinde gayrı safi hasılasının yüzde 2,2’sine karşılık gelmektedir. Türkiye, 2017’de 18 milyar dolarlık askeri harcama ile raporda 15. sırada yer almıştır.3

Savunma harcamalarının artış trendi NATO’yla birlikte değerlendirilmelidir. NATO ülkeleri, 2018 yılında savunmaya toplam 1 trilyon 13 milyar dolar ayırmayı planlamaktadır. ABD 706 milyar 63 milyon dolarla NATO’nun toplam savunma harcamasının yarısından fazlasını tek başına yaparken, İngiltere 61 milyar 508 milyon dolar, Fransa 52 milyar 25 milyon dolarla, Almanya 51 milyar 9 milyon dolarlık kaynağı savunmaya ayıracaktır. Türkiye’nin ise, 2018’de toplam 15 milyar 219 milyon dolarlık savunma harcaması gerçekleştirmesi planlanmaktadır. Bu da savunmaya GSYH’sının yüzde 1,68’ini ayırması anlamına gelmektedir. Ne var ki, askeri savunma sanayinde faaliyet gösterecek tekelci burjuvazi açısından bu oran yeterli değildir.4

Siyasal İktidarın Dönüşümü
Paletli ve tekerlekli taktik zırhlı araç, insansız hava/kara araçları alanlarında üretim yapan KOÇ ve Zorlu gibi TÜSİAD bünyesindeki şirketlerin yanı sıra Sancak, Bayraktar, Nurol, Katmerciler gibi AKP’ye yakın sermaye gruplarının faaliyetlerini yoğunlaştırdığı askeri sınai komplekse dayalı birikim stratejisi, iktidar bloğunun mevcut dengelerini değiştirecektir. Bu da hem egemen sınıflar arasında hem de toplumsal sınıfsal yapıda üretim ve bölüşüm ilişkilerinin değişimini hızlandıracaktır.

Yeni bir birikim rejimine geçiş sürecinde iktidar bloğu içerisindeki fraksiyonel güç dengeleri ve toplumsal sınıfsal kompozisyon değişecek, farklı sınıfların onayı kadar, farklı sınıfların direnci açığa çıkacaktır. Devlet aygıtı, yeni birikim rejiminin siyasi ve iktisadi projesini hayata geçirirken zor kapasitesini de arttırmak durumundadır. Tarihsel örnek vermek gerekirse, sınıf mücadelesinin yoğun olarak yaşandığı dönemde 24 Ocak Kararları (neoliberal politikalar) 12 Eylül askeri darbesiyle uygulamaya konmuştur. Şiddet derecesi ve biçiminde farklılıklar olmakla birlikte tarihsel bloğun yeni yapısında da benzer eğilimler gözlenebilir. Askerin yerini polis alır, “normal” mahkemeler cezalandırma araçlarına dönüşür, muhalefet odakları “önleyici müdahale” kapsamında eyleme geçmeden önce engellenir. Yeni hükümet modelleri ve güvenlik anlayışları bu çerçevede yeniden biçimlenir.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet modelinin alametifarikası, yeni birikim rejiminin siyasi ve iktisadi alaşımının dayanıklılığını arttırmasında gizlidir. Siyasette besmeleye dönen “tek adam” argümanından farklı olarak, yapısal ekonomik kriz veya buna bağlı siyasi-sosyal kriz gibi Türkiye kapitalizminin momentumunu etkileyecek gelişmelere hazırlık olarak güvenlik aygıtlarının tahkim edilmesi gereklidir. Bu bağlamda “iç güvenlik devleti” konsepti, Devlet Denetleme Kurulu’nun etki alanının genişletilmesi, emniyet ve jandarmanın birleştirilmesi, güvenlik paketinin yürürlüğe girmesi, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile sivil bürokrasi ve askeri bürokrasinin düzenlenmesiyle birlikte ilerlemektedir.

Sonuç
Türkiye toplumsal formasyonundaki egemen toplumsal güçler finansallaşmaya dayalı askeri-sınai kompleksin merkezinde olduğu bir sermaye birikim stratejisini hedef olarak önlerine koymuş gözükmektedir. Siyasal iktidarla sermaye fraksiyonları arasındaki gerilim ve yakınlaşmalar söz konusu strateji üzerindeki mücadele ekseninde şekillenmektedir. Ayrıca Batı ile gerilimler askeri-sınai komplekse geçişin “Batı destekli mi” yoksa “Avrasya merkezli mi” olacağı tartışmasıyla da biçimlenmektedir. Söz konusu strateji geçiş dönmelerinde olduğu gibi devletin şiddet aygıtlarını ön plana çıktığı ve yürütmenin güçlendiği siyasal düzenlemeleri gerektirmektedir, ki Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve iç güvenlik konsepti andığımız türden gerekliliklere uygun siyasal düzenlemelerdir. Askeri-sınai kompleks olgusu, güvenliğin metalaştırılmasını mümkün kılmakta, güvenlik politikalarını ön plana çıkarmaktadır. Bu da kriz döneminin ruhuna uygundur denilebilir. Geçişin sancıları aşikardır; ne var ki, yeni bir sermaye birikim rejiminin –belirli vadede– doğuşu garanti değildir.

Türkiye emekçi sınıfları açısından sancıların uzaması veya yeni bir stratejinin gündeme gelmesi, her anlamda yıkım demektedir. Geçiş süreci veya krizi öteleme hamleleri için kaynak arayışında öncelikle bakacakları yerler ya kamu mülkiyetindeki varlıkların satışı ya da işsizlik fonu gibi emekçilerin birikimleri olacaktır. Bu nedenle son günlerde sıkça dile getirilen sınıftan soyutlanmış demokrasi söylemi eşliğinde yol alınamayacağı ortadadır. Çözüm, emekçilerin kendi iktidar alternatifini koymasıdır.

1 “TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Toplantısı Açılış Konuşması”, s. 9, 07 Aralık 2017
2 “Savunmanın ihracatı büyüdü”, Dünya, 02 Temmuz 2018
3 “Global military spending remains high at $1.7 trillion”, SIPRI, 2 May 2018
4 “NATO ülkelerinden savunmaya dev kaynak”, Business HT, 11 Temmuz 2018

En Çok Okunan Haberler