Devlet tiyatroları kültürel bir gereksinimdir

Dosya: ‘Yeni Rejim’in sanatla kavgası -2

Zeynep Altıok Akatlı hazırladı

»Devletin sanatla ilişkisi nasıl olmalı?
»Sanat kurumlarının özerkliği neden önemli ve nasıl korunmalı?
»Mevcut sistemi nasıl daha iyileştirebiliriz?

Özdemir Nutku-Eleştirmen

Bundan otuz yıl kadar önce, bir ülkenin ekonomik ve toplumsal kalkınmasının, o ülkenin kültürel kalkınmasıyla olabileceği üzerine iki üç yazı yazmıştım. Ne yazık ki, yıllarca önce yazılan birçok yazı, tartışılan birçok konu gibi, bu da geçen bunca yıldan sonra güncelliğini hâlâ koruyor. Şu gerçegi hiç unutmayalım: devlet ödenekli tiyatrolar, hükümetlerin değil, devletin tiyatrosudur. Devlet ise halkındır, hükümetlerin değil…

Tiyatro üzerine 68 yıldır yazıyorum ve sempozyumlarda, konferanslarda, panellerde, dergilerde çözüm yolları üzerinde durmadan öneriler getirdim. Kültür Bakanlığı’nın ayrı dönemlerde benden istediği raporlarda bunlar üzerinde ayrıntılarıyla durdum. Ama Devlet Tiyatroları, başa gelen iktidarlar tarafından hep hükümet tiyatrosu olarak kabul edildiklerinden yazılan eleştiriler hep kuru muhalefet olarak görüldü ve önerilerim de kulak ardı edildi. Benim gibi, bu sorunlar üzerinde duranların düşüncesi de önemsenmemiştir. Ülkemizde iktidarı etkileyebilmek için, ancak partinin adamı olmak gerekiyor.

Kültürel kalkınmanın enerji merkezi sanattır. Tiyatro da, bu enerji merkezinin kısa yoldan etki sağlayan bir santralıdır. Sahne, özvarlığımızı fark etmemize yarayan şeylerin, mutlulukların acıların, sevgi ve nefretlerin, üstünlük ve zayıflıkların şasmaz, büyülü aynasıdır. Romantik dönem Alman ozan ve yazar Novalis, tiyatroyu, “insanoğlunun canlı yansısı” olarak tanımlar. Tarih boyunca, toplumlarda ve insanlarda yaşam korkusu ve yok olma tehlikesi arttıkça, tiyatro da buna karşı o şiddette karşı durmuştur. İnsan yaşamında olağanüstü ve çoğu zaman da kendini belli etmeden roller oynayan tiyatronun tarihsel gelişmesi içinde, her çığırın tinsel, siyasal, toplumsal durumlarını aydınlattığı görülür. Tiyatronun her gelişme evresi yalnızca bir vakit geçirme olmamıştır. İnsan yaşamında bu gelişme basamağı, seyircinin tiyatro olayına katılışı ile, kendini tanımanın, kendini gerçekleştirmenin ya da daha çok günümüzde görüldüğü gibi, maskeleri atmanın ilkelerini ortaya çıkarmış, halkı bilinçlendirerek kendi ülkesinin ekonomik kalkınmasına yardımcı olmasını sağlamış ve yapısı içinde kendine özgü bir varlık olmuştur.


İlk onarılan tiyatro ve opera binalarıdır
Ekonomik kalkınmada tiyatronun rolü, en çok bu sanatın güncel olma özelliği ile ortaya çıkar. Viyana Saray tiyatrosunun sanat yöneticiliğini yapmış olan Heinrich Laube’nin, 1847 yılında,”Tiyatro kendi çağında gerçekten yaşayanı göstermekle sorumludur,” sözlerini anımsayarak tiyatronun güncelliği konusunun her çağda geçerli olmuş olduğunu vurgulamakta yarar var.

Gelişmiş insanlar için tiyatro vazgeçilemeyen bir gereksinimdir. Onun için de, gelişmiş ülkelerde yaşamsal bir önemi vardır. İkinci Dünya Savaşı’nda hava saldırılarında bombalarla yerle bir olmuş Almanya’nın kısa bir süre sonra Avrupa’nın ekonomik açıdan en güçlü devletlerinden biri durumuna gelmesi üzerine, Federal Almanya’nın ilk Şansölyesi Konrad Adenauer’e, ‘Alman Mucizesi’ denilen ekonomik kalkınmalarını neye borçlu olduklarını sorduklarında, Adenauer şaşırtıcı sanılabilecek bir yanıt vermiştir: “Tiyatroya! Onun için de her şeyden önce tiyatro binalarımızı yaptık .” Aslında, hiç de şaşırtıcı bir yanıt değildir bu. İkinci Dünya Savaşı’nın külleri altında kalan tüm gelişmiş ülkelerde, ilk onarılan ve yeniden yapılan binalar tiyatro ve opera binaları olmuştur. Aynı anlayış, Avusturya’da, İngiltere’de, Fransa’da, Holanda ve Belçika gibi daha birçok gelişmiş ülkede görülmüştür.

l988’de, Almanya’nın federal devletlerinden biri olan Hamburg, bütçesini 1 Milyar Mark açıkla kapatınca, Theater Heute adlı tiyatro dergisi, o dönemin Hamburg Kültür Senatörü Ingo von Münch ile bir görüşme yapmıştır. Bu bütçe açığının tiyatrolara ayrılan ödenekte bir değişiklik getirip getirmeyeceğini soran muhabiri von Münch şöyle yanıtlamıştır: “Bütçe açığı hiçbir biçimde ve kesinlikle tiyatrolara verdiğimiz ödeneklere yansıtılmayacaktır. Böyle bir mali durumda bile, devletin görevi, Hamburg’un kültürel ve toplumsal gelişmesinde büyük rol oynayan tiyatrolara ödeneklerini vermek olacaktır.” Bunun üzerine muhabir, “Peki ama, bazı alanlarda kısıntı yapılacağı söylentileri var,” dediğinde, Kültür Senatöründen şöyle bir yanıt almıştır: “Evet, kısıntı yapacağımız alanlar var, ama bunlar içinde tiyatrolar yok; çünkü biz tiyatronun toplumumuz için bir temel ihtiyaç olduğunun bilincindeyiz.” Bu somut örneği buraya almamın nedeni ekonomisini geliştirmiş bir ülkede politikacıların tiyatroya verdikleri önemi vurgulamak içindir. Bu tek örnek değil; kültür politikasının önemini kavramış bütün devletlerde tiyatroya verilen önem büyüktür.

Aynı dergi, 1986 sonunda, Federal Almanya’daki birbirinden farklı görüşte olan dört partinin temsilcileri ile tiyatro konusunda tek tek görüşmüştür. Almanya’nın ‘muhafazakâr’ partisi olan Hırıstiyan Demokrat Parti temsilcisi Walter Wallman,”Tiyatronun pahalıya patladığı bilinen bir şey. Ancak Tiyatro, bugün de yurttaşlarımızın özdeneyimlerini yaptıkları birinci derecede önem taşıyan bir yer. Tiyatro, toplumumuzun yaratıcı olmasını sağlayan, onu geliştiren, nerede ve nasıl yaşadığımızı gösteren vazgeçilemeyecek bir ihtiyaçtır.” Sosyalist Parti temsilcisi Vera Rüdiger ise, “Tiyatrosuz bir kültür toplumu düşünülemez. Tiyatronun söz, görüntü ve sesle var ettiği gerçeklik, fantazya, aydınlatma ve yaratıcılık bir toplumu canlı tutmada en kestirme yoldur. Ancak hepimiz de biliyoruz ki, tiyatro, pahalı, hem de çok pahalı bir kültür aracıdır. Bunun için de tiyatroların ödenekleri arttırılmıştır. Bu % 75’lik bir artıştır. Ayrıca, Devlet Tiyatroları dışındaki tiyatrolara verilen ödenekde de % 63 bir artış sağlanmıştır. (…) Ancak Kültür politikası ucuz bir şey değildir. Ekonomimizi geliştirmek istiyorsak, ne kadar pahalı olursa olsun bu parayı vermek zorundayız.” Baum, ayrıca tiyatronun yurt çapında geliştirilmesi için de dikkate alınması gereken noktalar üzerinde duruyor “Görevimiz, tiyatro sayesinde özgürlüğümüzü, dünya barışına katkımızı sürdürmektir.” Yeşiller Partisi’nden Otto Schilly de tiyatronun “sınırı olmayan bir özgürlük mekânı,” insanları arıtıcı, yükseltici, bilinçlendirici ve onları günlük yaşamlarında yaratıcı duruma getiren bir gereksinim olduğunu belirtiyor. Schilly tiyatro için şu deyimi kullanıyor: “Gerekli bir Lüks .”

Bu ayrı partilere mensup politikacıların tümü de, tiyatronun devlete pahalıya patladığına, ama topluma gördüğü hizmet açısından ve temel ihtiyaç olması nedeniyle kesinlikle desteklenmesi gerektiğinden söz etmişlerdir. Bunun için de Federal Almanya’da tiyatrolara verilen ödenekte herhangi bir kısıntıya gidilmemiş, aksine, her bütçe yılında arttırılmıştır. Bunun için de Federal Almanya ekonomik açıdan kısa bir sürede kalkınmış ve dünyanın sayılı devletlerinden biri olmuştur.


Buna karşılık bu bilince erişmemiş bir politik ortamda, tiyatro bir ihtiyaç olarak görülmediği gibi, onun ekonomik kalkınmadaki moral rolü hiç mi hiç dikkate alınmaz; bu gibi toplumlarda genelde bunun farkına varan politikacılar parmakla gösterilecek kadar azdır. Onun için de, partilerin programlarında sanata ilişkin maddeler bulamazsınız. Seçim öncesi konuşmalarda sanata da değinilir, ama seçildikten sonra verilen sözler unutulur. Bu anımsatıldığı zaman da daha öncelikli işlerin olduğu belirtilir. Bir toplumun ruhsal ve zihinsel yaşamını beslemekten daha öncelikli ne vardır? Ancak ruhsal açıdan sağlıklı bir toplum, ekonomisini de düzeltebilir. Tiyatronun ihmal edildiği, ihtiyaç olarak görülmediği geri kalmış ülkelere bir bakalım; bunların tümü de maraz bir topluma sahiptirler. Kafa yapısı olarak gelişmemiş toplumlarda zekâ üçkağıttan başka bir şeye işlemez. O toplumlarda, eğitim bir angarya, bir zaman kaybı olarak kabul edilir. Vurgun dünyası için eğitim bir engeldir. Esas olan başkalarının sırtından geçinerek para kazanmaktır. O toplumlarda diplomalılar işsiz kalırken, eğitimsizler çevirdiği dolaplarla övünür ve köşeyi dönmek için bütün güzel, doğru, insana yakışan erdemleri, ahlâkı bir yana bırakıp açgözlü bir canavar gibi, hiçbir ölçü tanımadan toplumun enayi, kendisinin de akıllı olduğun sanır. Böyle bir toplum ne cinsel sorunlarını çözümlemiştir, ne de ailevi sorunlarını. Bunun sonucunda, herkesin birbirine baskı yaptığı, sorumluluk duymadığı, birbirini ezmeye çalıştığı, birbiriyle iletişim kuramadığı, yalnızlık ve karamsarlık duyguları içinde tükenerek biten şizofrenik ve paranoyak bir toplum ortaya çıkar. Böyle bir toplum da ekonomik sorunlarını kolay kolay çözümleyemez. Çünkü ekonomik gelişme için, sağlıklı, oturmuş bir toplum, devletin çıkarını kollayan vatandaşlar ve bulunduğu makamın yaşamsal önemini kavramış politikacılara gereksinim vardır.

“Aynaya kızmayın”
Antik dönemde, her kentin 1, 2 ya da 3 tiyatrosu olması, bu tiyatroların en küçüğünün 10 bin seyirci alabilecek büyüklükte yapılması, halkın tatil günlerinde sabahtan akşama kadar tiyatro seyretmeleri, tiyatro yazarları ve oyuncularının Dionisos’un rahipleri olarak kutsal sayılmaları, yabancı ülkelere gönderilen elçilerin, savaştaki generallerin tiyatro sanatçılarından seçilmeleri bir raslantı ya da aldatmaca değildir. Tiyatro sanatçıları toplumun en saygın kişileri olarak kabul olunuyorlardı. Burnumuzun dibindeki antik Efes kentinin nüfusu da 350 bin kadardı. İki tiyatrosu vardı; biri 24 bin, küçüğü de 10 bin kişilikti. Demek ki kabataslak bir hesapla her on kişinin bir koltuğu vardı. Örneğin, bu oranlamaya göre, 5 milyon nüfuslu İzmir’in de 500 bin koltuğa sahip olması gerekiyor. Bilindiği gibi Aristoteles, Poetika adlı yapıtında, tragedyanın işlevinden söz ederken, ‘tedavi’ anlamına gelen katarsis sözcüğünü kullanmıştır. Çünkü tragedya, seyredenin acıma ve korku duygularına yönelerek onda entelektüel bir arınma, bir çeşit zihinsel ve ruhsal tedavi uygulamaktadır. Nitekim, antikte ruh hastalıklarının tiyatro yoluyla iyileştirilmeye çalışıldığını da biliyoruz.
Tiyatro, insanları baskılardan kurtaran, onların düşünüp de yüksek sesle söyleyemeyeceği şeyleri dile getirir. Açıksözlü bir sanattır tiyatro, onun için de baskı dönemlerinde çekinilecek bir şey, bir tabu durumuna da getirilmiştir. Gogol’ün “yüzünüz çarpıksa aynaya kızmayın” sözü tiyatroyu yasaklayanlar ve onun üzerinde baskı kuranlar için söylenmiştir. Bertrand Russel’in Birey ve Toplum Ahlâkı adlı yapıtında belirttiği gibi, “insanları susta durdurarak ve onları çekingen bir duruma getirerek iyi bir dünya yaratamayız. Güzel ve sağlıklı bir dünya ancak korkusuz, açıksözlü ve başkalarını düşünen insanlarla yaratılabilir. “

Bugün dünyanın birçok ülkesi, devlet ödenekli tiyatroları ile gurur duymaktadırlar. Biz daha çok Almanya’dan söz ettik, ama Fransa’da, İngiltere’de, Holanda’da, Rusya’da, Avusturya’da, bütün Avrupa’da ve Avrupa dışındaki sayısız ülkede, devlet ödenekli tiyatrolar vardır. Tiyatroyu ucuz bir ücret karşılığında halkın ayağına götürmek için bu şarttır. Hiçbir özel tiyatro, ödenek alsa dahi, biletlerini devlet ödenekli bir tiyatro kadar ucuz yapamaz. Üstelik, okuma oranı düşük, eğitimi giderek kötüleşen bir ülke için, tiyatro hem zihnen hem de ruhan bir aydınlanma odağıdır.

Kendi toplumunu, hem ekonomik hem de manen ileri bir aşamaya ulaştırması devletin asal görevlerinden biridir. Bu Anayasa’mızda da vardır. Devlet ödenekli tiyatroların varlığı bir lütuf değil, bir görevdir. Bu halkın ruh sağlığı için bir gerekliliktir. Devlet Tiyatroları’ndan bir kazanç elde etmeyi beklemek ise ‘abesle iştigaldır’; çünkü devlet tiyatroları halkın kültür düzeyinde yaşamasına hizmet etmek için kurulmuştur. Uzun yıllar üzerinde durduğumuz gibi, devlet tiyatrolarının bir reforma gereksinimi vardır; Bu yüzden, Devlet Tiyatroları’nı yok etmek yerine, yeni bir yasayla daha ileri bir aşamaya çıkarmalıyız. Kırk yıldır bu konuda biz tiyatrocular yazdık çizdik, Kültür Bakanlığı’na raporlar hazırladık. Ama hazırlanan yasa tasarılarını, Büyük Millet Meclisi bir türlü ele alıp üzerinde konuşmadı. Bu da, bizlerin vekili olan temsilcilerimizin sanata verdiği değeri mi gösteriyor acaba?

Tiyatronun amacı, yanlışları ve doğruları göstererek yozlaşmayı ve insanların boşlukta kalmalarını engellemektir. Toplumu, Nükleer savaş tehlikesinden, çevre kirliliğinden, hatta bazı toplumlardaki açlık sorunundan bir gün kurtulabiliriz. Ancak dikkatli olmadığımız takdirde, boşlukta kalmış insanların çoğalmasıyla, başka deyişle, ‘ölüm içgüdüsü’nün çoğalmasıyla, yokolmaktan kurtulamayız. Sanatın sınırsız toprakları üzerinde, tiyatro, yarının dünyasını kurtarmak adına Estetik Dünya’yı yaratmak zorundadır. Bu estetik dünyanın ise bir toplumun ekonomik kalkınmasında olduğu kadar, birçok alanda sayısız yararları vardır.

***

Tiyatronun seyircisine karşı sorumluluğu vardır

21. yy’de yaşamak, hiçbir yönden huzur verici değildir. Seyirci içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluluğu vardır. Bundan bir süre önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: “tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısında bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. Bilim insanlarının yarattığı harikalar ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan” ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin dilemektedirler. Shakespeare’in Hamlet ‘te dediği gibi, sahne “çağının aynası ve kısaltılmış tarihi”dir. Bunun için de, sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yorumlayıp yansıtabildiği anda önemli bir araçtır. Hele çağını estetik bir biçimde anlatabiliyorsa daha da önemli bir gereksinim oluverir. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan, kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve doğruyu yadsımadan görevini yapmalıdır.

En Çok Okunan Haberler