'Dış mihraklar'a bağlı ekonomi: Büyüme ve istikrarsızlık

Serdal Bahçe - Doç. Dr., Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü Öğretim Üyesi

1960’lar ve 1970’lerde hem Türkiye’de hem diğer azgelişmiş kapitalist ülkelerde sol içinde geri kalmışlığın kökenleri ve nedenlerine ilişkin çok ateşli bir tartışma yürütülmüştü. Bu tartışma sadece kuramsal veya akademik bir tartışma değildi, aynı zamanda siyasal bir tartışmanın da ana unsuruydu. Sol kabaca bu tartışma içinde iki cepheye bölünmüştü. İlki geri kalmışlığın nedeni olarak dış mihrakları ve onun yerli işbirlikçilerini, kısacası emperyalizmi görmekteydi. Haliyle siyasal mücadele hattı olarak anti-emperyalizmi öne çıkarmaktaydı. İkinci cephe ise, ki azınlıkta olanıydı, sorumlu olarak bilfiil ulusal kapitalizmin kendisini görmekte ve daha anti-kapitalist bir mücadele hattını öne çıkarmıştı. O güzel günler geride kaldı. Bugün ülke seçime giderken derin bir ekonomik kaos ve krizle cebelleşmektedir.

İlginç bir şekilde bu kadim tartışmanın bir benzeri şimdi seçime giren burjuva partilerinin söylemlerinde yeninde canlanmıştır. AKP ve yandaşları kriz ve kaostan küresel bir dış mihrak öbeğini, muhalifler ise ulusal kapitalizmin partizanca yönetilmesini ve piyasanın gereklerine uymamayı sorumlu görmektedir. Böylece “iç mihrak”-“dış mihrak” tartışması bir kere daha, değişik bir tarzda da olsa, yeniden alevlenmiştir. Ancak usta neyi ima etmişti? Tarihte her olay iki kere ortaya çıkmaya meyillidir. İlkinde trajedidir, ikincisinde ise kaçınılmaz bir komedi.

Şimdi çokça söyleneni başka cümlelerle yeniden ifade edelim. Sürekli açık veren ve pek çok kanaldan dışa bağımlı bir ulusal ekonomi düşünün. Bu ekonomiyi yönetenler uluslar arası/ulusal sermaye blokunun güdümüyle ekonomiyi yeni bir mecraya oturttular. Bu yeni mecrada temel amaç bu bağımlı ekonominin küresel kapitalizme karşı yükümlülüklerini yerine getirirken ulusal sermayenin de kârını arttırmaktı. Bu ikisi ekonominin oturtulduğu yeni mecra açısından bütünleşik tek bir amacın iki ayrı görünümüydü. Dolayısıyla bu yeni mecra iç mihrak ve dış mihrakı birleştirdi. Bu mecraya has program temel olarak ulusal ekonomiyi borçlarını ödeyebilir durumda tutmayı ve emekçilerin yarattığı artığı arttırmayı hedeflemekteydi. Buna uygun olarak ekonomiyi faşizan tarzda yönetenler hışımla emekçi ücretlerine saldırdılar. Ayrıca üretebilmek ve dış satım yapabilmek için sürekli dış açık veren ekonomi dış tasarruflara duyduğu açlığı giderebilmek için faiz oranlarını da yükseltmek zorunda kaldı. Kamusal borç yükümlülüklerini yerine getirebilmek için kamu varlıklarının satışının yanında vergi oranlarını net kârı yüksek, net ücreti ise düşük tutacak şekilde yeniden ayarladılar. Bu arada emekçilere yönelik sosyal harcama kalemlerini de kıstılar. Böylece mali disiplini sağlayarak bütçe açığını kapatacaklarını hayal ettiler ama nafile. Çünkü sermaye yanlısı bir maliye politikası emek yanlısı bir maliye politikasından daha fazla açık vermeye yazgılıydı. Böylece düşük ücret/yüksek faiz/ emekçi için yüksek vergi/sermaye için düşük vergi bir kader gibi yapıştı mevzu bahis ekonominin sırtına. Safiyane beklentilerle beslenen program daha baştan şunları hedefledi; düşük enflasyon, yüksek yatırım ve tasarruf oranları, yüksek büyüme, yüksek istihdam yaratma kapasitesi. Ancak olmadı. Öncelikle tüm bu parametreler sermayenin yüksek kâr elde etmesine ve yüksek yatırım düzeyleri tutturmasına, yüksek dış satım yapmasına ve döviz sorununu çözmesi hedefine göre ayarlanmıştı. Ancak tutmadı. Bir kere söz konusu ekonomi dış satımını arttırsa bile bunu daha yüksek/yükselen bir dış alım pahasına gerçekleştirmek zorundaydı. Böylece cari açığı sürekli büyüyordu. Diğer taraftan artan dış açık daha fazla dış sermaye/dış tasarruf girişine ihtiyaç duyulmasına yol açıyordu. Ancak bir süre sonra ulusal ekonominin yapısal belirleyenleri, tıpkı Korkut Boratav’ın belirttiği gibi, cari açık –sermaye girişi belirlenimini tersine çevirdi ve ulusal ekonominin büyüme oranını ve cari açık seviyesini sermaye girişine endeksleyen bir mekanizmaya dönüştüler. Böylece sermaye girdikçe büyüyen, borçlanan, tüketen ve fakat bu arada yükselirken bir sonraki inişin dinamiklerini besleyen bir ulusal ekonomi çıktı ortaya. Sermaye girdikçe ithalat gereklerini karşılayarak büyüyen ve ihracat yapan, fakat her adımda ithalat gerekliliği artan bir ekonomi üçlü açık veren bir yapıya dönüşmüştür. Kamu kesimi sermayeyi vergilendiremediği ve hatta sermayeyi fonladığı için giderek açığını arttırmaktadır. Onun açıkları sermaye girişiyle birlikte yeni bir rant alnına dönüşmektedir. Kapitalist firmalar yurt içi yüksek faizden kaçınmak için yurt dışından borçlanmakta ve döviz açıklarını arttırmaktadırlar. Hanehalkları emek gelirleri baskılandığı için büyüyen tüketim gereklerini borçlanarak karşılamaktadırlar. Sermaye girişi arttıkça kredi muslukları açılmakta ve her üç kesim de borç dağını büyütmekteydiler.


Büyüme rakamlarının tutarlılığı veya gerçekçiliğini şimdilik bir kenara bırakalım. AKP sözcüleri bu büyüme oranının OECD üyesi ülkeler içinde bile bir rekor olduğunu ilan ededursunlar detaylara bakınca aslında söz konusu büyümenin içinin ne kadar boş olduğu ortaya çıkmaktadır. Harcama kalemlerinin büyümelerine bakıldığında aslında hikayenin tekrar ettiği çabucak anlaşılmaktadır.


Bu arada cari açık da büyümekte ve giren sermaye açsından risk artmaktaydı. Girişler sırasında ulusal para eskiye göre bir miktar değer kazanmakta ve zayıf ihracat kapasitesini daha da baltalamakta ve ithalatı daha ucuz hale getirmekteydi.

Böylece artan cari açık riski arttırmakta ve kendi gölgesinden bile korkan sermaye bu defa kaçmaya hazırlanmaktaydı.

Ulusal ekonomi bir tür gelgitin kucağına oturmuş oluyordu. Sermaye geldikçe büyüyor, üretiyor, ihracat yapıyor ve açık veriyordu, sermaye kaçınca küçülüyor, fazla veriyor ve daha fazla ödün veriyordu. Böylece sonsuz bir döngüye girmiş görüntüsü çizmekteydi ancak bir farkla, her bir döngüde dışarı daha fazla kaynak aktarıyor, faizi daha fazla yükseltiyor ve daha fazla finansal rant yaratıyor ve ulusal paranın değerini daha fazla düşürerek emekçisinin emeğini daha fazla ucuzlatıyordu. Kısacası hiç çıkamadığı bir sürekli kriz içinde dön baba dönüyordu. Tanıdık geldi mi?

Bu ulusal ekonomi şimdi seçim sürecine girdi. Daha önceki seçim süreçlerini genellikle yukarıda bahsedilen döngünün yükseliş sürecinde göğüsleyen AKP bu defa bir iniş trendinde ve kötü yakalandı. Kapitalizmin krizi derinlerde yatan eğilimleri daha kristalize hale getirir ve daha görünür kılar. Seçim kararının hemen ertesinde yaşanan faiz inatlaşması aslında AKP’nin üzerinde yükseldiği ekonomik düzenin dinamikleri karşısındaki çaresizliğinin kanıtıdır. Açıkçası asıl sorumlu dış mihrak değil, dış mihraka uyum sağlamış iç mihraktır. Her bir kriz dönemecinde ulusal parasını daha da değersizleştiren, faiz oranını yüksek tutması gereken ve ücretler üzerinde baskı kurması gereken bir ekonomi onu görünüşte yönetiyor gibi görünene bile fazlaca bir manevra alanı bırakmamaktadır.

Bu ekonomik yapı kuşkusuz sürekli bir kriz ve sıkışmışlık görüntüsü çizmektedir ve yakın gelecekte bu eğilimler daha da belirgin olacaktır. Öncelikle Erdoğan’ın inadına rağmen faizi iki defa arttırmak zorunda kalmışlardır. Ancak görünen o ki bu adım ulusal paranın değer kaybını engelleyememiştir. Bu nedenle yeni faiz artımları kapıdadır. Ancak nominal faiz artışının bilindik maliyetleri vardır. Öncelikle bu artışlar ucuz kredi ile beslenen iç tüketim ve iç tüketim ile ateşlenen büyümenin sonu gibi görünmektedir. İkincisi bu artışlar mutlaka borçlanma maliyetlerini arttırarak daha fazla borçlanmayı beraberinde getirecektir. Diğer taraftan işletme maliyetlerini arttırarak maliyetler üzerinde arttırıcı bir etki yapacak ve bu etki mutlaka ithal girdilerin fiyatının ulusal paranın değer kaybı dolayısıyla artışı ile birleşince sonuç yüksek enflasyon olacaktır. Döviz kuru artışı 300 milyar dolardan fazla dış borcu olan kapitalist firmaları mutlaka bir ödeme güçlüğü ile baş başa bırakacaktır. Devletin kapitalist firmalara ikide bir yaptığı aktarımlar ise sorunu çözmek bir yana bu defa kamu maliyesindeki bunalımı derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Kamu maliyesindeki bunalım ise kesinlikle AKP’nin yıllardır hovardaca kullandığı ve emekçi sınıfların ateşini bir miktar da olsa düşürmeye yarayan keyfi sosyal yardım rejiminin sürdürülebilirliğini zora sokacaktır. Kapitalist borç hukukunda kuraldır; gelirinle ödeyemiyorsan servetinle ödersin. Bu sıkışmışlık elde ne kaldıysa satılması sonucunu yaratacaktır. Böylece aynı hikaye kendisini yeniden ve yeniden, ancak her seferinde emekçiler açısından maliyeti arttırarak tekrar edecektir.

Ancak yine de belirtilmesi gereken bir unsur vardır. Yukarıdaki olumsuz tablo bu ekonominin büyümeyeceği anlamına gelmez. Tam tersine oyunun kurallarına uyarak büyümeye devam edecektir. Sorun bahsi geçen yapının büyümesinin maliyetleridir. Nitekim 2018’in I. Çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre % 7,4 büyümüş gibi görünmektedir.

Büyüme rakamlarının tutarlılığı veya gerçekçiliğini şimdilik bir kenara bırakalım. AKP sözcüleri bu büyüme oranının OECD üyesi ülkeler içinde bile bir rekor olduğunu ilan ededursunlar detaylara bakınca aslında söz konusu büyümenin içinin ne kadar boş olduğu ortaya çıkmaktadır. Harcama kalemlerinin büyümelerine bakıldığında aslında hikayenin tekrar ettiği çabucak anlaşılmaktadır. Hanehalkları tüketimi aynı dönem içinde % 11, devletin nihai tüketim harcamaları % 3,4, brüt yatırım harcamaları ise % 9,7 artış göstermişlerdir, ihracat ise sadece % 0,5’lik bir artış sergilemiştir. Diğer taraftan ithalat ise % 15,6 artmıştır. Böylece yüksek büyüme yine yükselen cari açık yaratmıştır. Peki başka maliyeti var mıdır?

Gelir yöntemiyle yapılan hesaplamalarda maliyetin bir diğer unsuru ortaya çıkmaktadır. İşgücü ödemlerinin milli gelir içindeki payı azalırken kârı, rantı ve diğer sermaye gelirlerini kapsayan işletme artığının milli gelir içindeki payı artmıştır.

Sektörel büyüme oranlarına göre ise en yüksek büyüme oranı hizmetler sektöründen gelmiştir. Çok açıktır ki bu büyüme istikrarsız, sorunları çözmek yerine ağırlaştıran bir büyümedir.

En Çok Okunan Haberler