Downrange: Nihilist bir Kitamura filmi

Downrange, B-Film kategorisinde kendisini sonuna kadar izletmeyi başaran içinde korku ögeleri barındıran gerilim filmi. Sinemada izlenmeye değer mi emin değilim ama keyifli bir yazlık korku filmi.

Japon zombi filmi ‘Versus’ (2000) ile kendini gösteren Japon yönetmen Ryuhei Kitamura’nın ismini çoğunuz ‘The Midnight Meat Train’ (2008) filminden hatırlıyor olabilirsiniz.

Tam anlamıyla terör/korku filmi olan bu yapımın en büyük başarısı kuşkusuz Clive Baker hikâyesinden esinlenmiş olmasıydı. Dehşet içeren engin bir hayal gücüne sahip olan Baker’ın romanlarında, öykülerinde, filmlerinde ve oyunlarında kullandığı fantastik unsurlar, akıl karıştırıcı durumlar bir yana dursun, yarattığı atmosferleri göz önünde bulundurursak kendisine korku ustası yazar, demek gayet isabetli olur. Açıkçası bu özelliklerinden dolayı Baker, Stephen King’in birkaç seviye üstüdür. Amerika’da gayet rahat hissettiği anlaşılan Japon yönetmenin bir diğer filmi ise 3 milyon dolar gibi düşük bir bütçeyle çekilmiş olan ‘No One Lives’. Bu filmde yaşanan olaylar sonunda bir manyak rolüne geçen Luke Evans’ı izlemiştik ve açıkçası her-film gibi başlayan ve farklı bir şeye dönüşen bu filmden oldukça keyif almıştım.

Son zamanlarda tek mekân gerilim/korku filmleri ile daha çok karşılaşıyoruz. Daha ucuz bir prodüksiyonu da beraberinde getirdiğinden dolayı teoride bu gayet mantıklı geliyor kulağa. Ancak tek mekân filmler pek çok zorluğu da beraberinde taşıyor. Seyircinin çevreyi ilginç bulması ve etrafla bağ kurması hiç kolay olmuyor. Bu hafta vizyona giren Downrange filmi de açıkhava tek mekân bir film ve bu çerçeveden bakınca bence hiç fena bir film değil.


Filmin en kötü yanı oyunculukları ve aksiyona geçene kadar uzayan boş diyaloglarla dolu sahneleri. Üç genç erkek ve üç genç kadından oluşan grup SUV ile uzun yolda giderken ıssız bir yerde gizemli bir şekilde arabanın tekeri patlar. Doğal arazi tam bir yaz rengine bürünmüş halde her şey aheste bir şekilde seyrederken gergin bir kamera hareketi ile korkunç bir şeyin haberi verilir. Ve manyak bir nişancı hikâyeye katılır. Gruptaki bir genç, bu manyak nişancının eski bir asker olduğuna dair çıkarımda bulunur. İşte bu noktada bu katman filme biraz daha sirayet etmiş olsaydı, film iyi bir potansiyel yakalayabilirdi. Özellikle Amerikalıların 9/11 sonrası travmalarına dair, artık her araziye yayılmış paranoyanın ve anlamsızca öldürme arzusunun altı daha iyi çizilebilirdi. Ancak dediğim gibi averaj ve averaj altı olan bu oyunculuklarla bu zaten pek de mümkün değilmiş.

Kitamura’nın bu filmi The Texas Chain Saw Massacre ile Phone Booth filmlerinin bir karışımını andırıyor hatta içinde belki de biraz Ben Wheatley’nin Free Fire alternatifliğini de hissetmek mümkün. Kaliteli bir kamera, başarılı bir prodüksiyon, iyi bir ses kullanımı; özellikle mermilerin uçuştuğu anlarda kendini gösteriyor. Bir hiçliğin ortasında kana susamış bir keskin nişancı ile yaratılan geniş bir arazi içinde dar alan aksiyona sıkıştırılan ve cidden şaşırtıcı bir finali olan bu film izlenir, neden izlenmesin ama öncelikle kanlı nihilist film sevenler buyursun, derim.

En Çok Okunan Haberler