Dünya katliamı konuşuyor

FRANSA'DA GERÇEKLEŞMEYEN ÖLÜMLER DE ÖNEMLİDİR

David Swanson*

Hepimiz Fransa’yız. Ama her nedense hiçbir zaman hepimiz Lübnan, Suriye veya Irak değiliz. ABD’nin bombaladığı yerlerde ölen binlerce insan için tepki göstermezken Hristiyan, beyaz bir Batı Avrupa kentinde ölen görece az sayıda insan için tepki veriyoruz. “Bu saldırı yalnızca Fransa halkına değil, insan onuruna ve değer verdiğimiz her şeyedir” diyor ABD’li Senatör Lindsey Graham. Kendisiyle aynı şeylere değer verdiğimizden emin değilim ama bu korkunç saldırıya karşı Fransa halkının yanında olmamız gerektiği kesin.

Sadece, bunun dünyanın başka yerlerinde de geçerli olması gerektiğini düşünüyorum. Son yıllardaki savaşlar ölenlerin neredeyse tamamı sivil ve kafanızdaki suni bariyerleri aştıktan sonra hepsiyle duyguları paylaşmak mümkündür. Buna rağmen medya Yemen, Pakistan veya Filistin’deki saldırıları asla “Tüm insanlığa karşı yapılan saldırılar” olarak göstermiyor.

Yıllar önce, 2003’te yine “Hepimiz Fransa’yız” dediğimizi hatırlıyorum. Çünkü o yıl, Fransa ABD’nin felaketlere yol açacak Irak işgaline ‘hayır’ diyordu. Fransa, ABD’nin 11 Eylül saldırısındaki acısını paylaşmış fakat mantıklı davranmayı tavsiye etmişti. ABD ise buna tepki olarak Fransa’nın cehennemin dibine kadar yolu olduğunu söyledi, Kongre’nin yemek menüsünde içinde Fransz geçen yemeklerin adını değiştirdi.

Başlangıcından bugüne 14 yıl geçen “teröre karşı küresel savaş”ın daha fazla terör ürettiğini görüyoruz. Fransa ise buna rağmen istekli bir işgalci, yağmacı ve bombacı. Kendi saldırılarının dışında, Suudi Arabistan gibi eşitlik ve özgürlüğün şirin kalelerine milyarlarca dolarlık silah satıyor; bu ülkenin terör örgütlerine desteğini bilmesine rağmen.

ABD 11 Eylül saldırılarından sonra ders alır ve militarizmi azaltır diye umut etmiştim. Rusya’nın yolcu uçağı patlatıldığında ders alır ve ABD’nin Ortadoğu’daki hatalarına düşmekten vazgeçer diye ummuştum. Fransa’nın bu saldırıdan ders alabileceğini düşünmeme bile fırsat kalmadan “sosyalist” cumhurbaşkanları böyle bir şey olmayacağını şu sözlerle açıkladı: “Acımasız olacağımız bir savaşa öncülük edeceğiz”. İnsanları yargılamayacaklar, çünkü yargı sistemi “acımasız” olması için tasarlanmaz. Acımasız olan şey savaşın kendisidir ve böyle bir savaş daha fazla saldırı doğurur. Fransa, bu savaşı IŞİD’i bombalarken ve tek savaş uçağı gemisini önceki gün Suriye’ye göndermeye karar verdiğinde başlatmıştı.

“Düşünen insanlar cellatların yanında yer almazlar” demişti Albert Camus. Fransa, lütfen tekrardan düşünmeye başla. Seni çok seviyoruz ve ABD’nin kötü alışkanlıklarından etkilenmeni istemiyoruz.

*ABD’li yazar, aktivist, gazeteci, radyocu, 2015 Nobel Barış Ödülü Adayı
Çeviri: Onur Erem/ Kaynak: tinyurl.com/pwe5upm

***

IŞIKLARIN STADI ARTIK KARANLIK

Nabila Ramdani*

Cuma akşamına kadar Stade de France, Paris’in banliyöleri için bir hayal kazanıydı. İlkokulda okuyan bir kızken benimle aynı kökenden gelen Zinédine Zidane’ın o stadda, birleşmiş bir ulus karşısında 1998 Dünya Kupası’nı kaldırmasını izlemiştim. Fransa’daki her ırk, sınıf ve inançtan insanın neşesi ortaktı. Çoğunluğu işçi sınıfı kökenli futbolcular, o stadyumu gurur ve tutku dolu bir anıta dönüştürmüştü.

Artık o stad bir suç mahali. Üç intihar bombacısı kendilerini ve oradaki pek çok kişiyi katletti. Saldırı sırasında Maviler ile Almanya’nın maçı canlı yayınlanıyordu. Neredeyse aynı anda, müzik dinleyen gençlikle özdeşleşmiş Bataclan konser salonu da saldırıya uğradı. Paris’in farklı noktalarında kafelerde oturan Parisliler ve turistler otomatik silahlarla ve el bombalarıyla parçalara ayrıldı. Dehşet, Charlie Hebdo saldırılarından 10 ay sonra geri dönmüştü.

O zaman saldırganlar hem IŞİD hem El Kaide’ye biat eden şakilerdi. İstihbarat servilerinin tanığı kişilerdi, bir dönem tehdit teşkil edebilecekleri için yakın izlemeye alınmışlardı. Ama inanılmaz bir şekilde silah ve mühimmat edinmekte hiçbir sorun yaşamadılar.

Stade de France’ın etrafındaki toplu konutlar, Charlie Hebdo saldırganları gibi insanlar yetiştiren, Fransa’nın sosyalist başbakanı Manuel Valls’ı bile “Fransa’nın apartheid’ı burası” demeye iten bir banliyö bölgesini oluşturuyor. Valls, dürüstçe ülkedeki benzer banliyölerle ilişkilendirilen ayrımcılık ve yoksulluğu itiraf etti. Paris’in merkezindeki romantik yerlerle kıyaslayınca buralar birer paralel evren gibi.

Şimdi tekrardan silahlı saldırganlar dünyanın dikkatini çekti. Alçak eylemleri şüphesiz ki Fransa toplumundaki ayrımlara dikkat çekmek için kullanılacak. İnsanlar şimdiden saldırganların etnik ve dini kökenlerini konuşmaya başladı bile.

Çoğu göçmen kökenlilerden oluşan takımın futbolun en büyük turnuvasını kazanmasının sevinci artık geçmişte kaldı; hayatta eşit fırsatlara sahip olmaktan başka bir şey istemeyen göçmen topluluklarının umutları da… Katiller hain misyonlarını tamamladı ve Fransa’nın başkentinin köşesinde, bir dönemin görkemli stadyumu artık barbarlığın karanlık bir sembolüne indirgendi.

*Cezayir kökenli, ödüllü Fransız gazeteci, akademisyen.
Çeviri: Onur Erem

***

FRANSA'NIN SAVAŞI MI CEHENNEME ÇEKİLİŞ Mİ?

John Lichfield*

On ay önce bir slogan tüm dünyayı sardı: Hepimiz Charlie’yiz. O saldırının tüm insanlığa ve batı değerlerine olduğu söylendi. Bu sefer hangi slogan yeter ki yaşananları kapsamaya?

Cihatçıların batıya karşı savaşı korkunç, yeni bir seviyeye geçti. Hangi hükümet ülkedeki her barı, konser mekanını ve spor etkinliğini sürekli koruyabilir ki? François Hollande, “ülkemizin değerleri insanlığın değerleridir ve onları savunmalıyız” dedi. Oysa Fransa’nın “evrensel ve hümanist” sisteminde yetişen binden fazla Fransız IŞİD’e katıldı. Bazıları ülkede, bazıları Suriye’de.

Fransa’nın 3 milyonluk Müslüman azınlığının neredeyse tamamı yasalara uyan yurttaşlar. Fransa, büyük azınlık gruplarının yabancılaştırılmasının nelere yol açabileceğini 10 yıl önce Paris’in banliyölerinde başlayan isyanlarda gördü. Şimdi o azınlığın içindeki bir azınlık IŞİD’e destek veriyor. Aşırı sağcı siyasetçiler önceki günkü saldırının ardından heyecanla, atılması gereken daha sert ve baskıcı adımlardan bahsediyordu. Konuşurken gözleri bir yandan önümüzdeki ay yapılacak yerel seçime ve 2017’deki cumhurbaşkanlığı seçimine bakıyordu. Daha fazla baskı, daha fazla yabancılaşma, daha fazla ayrım, daha fazla şiddet.

Bu yolun alternatifi net, ama izlemesi daha güç bir yoldur. Teröristlerle mücadele ederken Müslüman karşıtlığı yapmamak, o insanları yabancılaştırmamaktır. Müslüman din adamlarının da dinlerinin cihatçılar tarafından ele geçirilmesine karşı daha güçlü çıkışlar yapmaları gerekir.

13 Kasım Fransa’nın savaşının başlangıcı olabilir, cehenneme çekilişimizin de…

*Independent gazetesi Paris temsilcisi.

***

YANLIŞ BİR ADIM BİNLERCE YENİ SALDIRGAN YARATIR

Sunny Handal*

Paris’teki trajik katliama verilecek en kötü yanıt, IŞİD’in vermemizi istediği yanıttır. Fransa Cumhurbaşkanı Hollande IŞİD ile savaşta olduğumuzu söylerken doğru söylüyordu. Fakat bu savaşta bizi provoke ettikleri adımları atarsak, sonuçlar çok kötü olur.

Önceki gece televizyonda olanları izlerken “Bunu neden yapıyorlar” diye sordum kendime. Safça bir soru gibi gözükse de başlamak için sorulması gereken soru bu. IŞİD bunu neden yapıyor? Çünkü bizi provoke ederek kendi topraklarına çekmek istiyorlar: Irak ve Suriye. Batılı askerleri tekrar bu ülkedeki kaos ortamına çekmek istiyorlar. Öyle bir savaş, IŞİD için sayısız yeni üye demek olur.

IŞİD ayrıca modern çok-ırklı toplumlardaki gerilimleri istismar ederek ayrımcılığın artmasını istiyor. Batıdaki Müslümanların kendilerini ‘istenmeyen’ olarak bulmasını, böylece radikalleşerek Irak ve Suriye’ye gelmesini istiyor. Batı ülkelerininse daha kapalı, otoriter toplumlara dönüşmesini, sürekli kendilerinden ve yapabileceklerinden korkarak yaşamasını istiyor. Temsil ettiğimiz değerlerden nefret ediyor ve bu yüzden onları değiştirmemiz için bizi provoke ediyorlar. Liberalizm, sekülarizm, ifade özgürlüğü ve eşitlik ilkelerimizden geri adım atmamalıyız.

Angela Merkel Suriye’li sığınmacıları kabul edeceklerini söyleyince IŞİD panik içinde düzinelerce video yayınlayarak insanların gitmesini engellemeye çalıştı, ama başaramadı. Suriyeliler Müslüman ülkelerde göremedikleri haysiyeti Avrupa ülkelerinde buldu. IŞİD’in buna yanıtı ise Beyrut ve Paris’teki saldırılar oldu. İnsanlık ve merhameti terk edip güvensizlik ve ayrımcılık içinde yaşamamızı istiyorlar. Şu anda IŞİD’in bizden istediklerini yapmaya devam ediyoruz.

IŞİD kesinlikle yok edilmeli. Ama bunu yapması gerekenler Müslümanlar. IŞİD’in zulmünü en çok gören de onlar. Bizim bu süreçte susmamız gerektiğini söylemiyorum. İslamcılığa ve Batı’daki takipçilerine karşı çıkarak değerlerimizi korumalıyız. IŞİD’e karşı savaşı kazanmak zorundayız ama bunu bizden bekledikleri tepkileri vererek yapamayız. IŞİD’i zayıflatmak yerine güçlendirecek tepkilerle yapamayız.

*Britanyalı yazar, gazeteci, akademisyen.
Çeviri: Onur Erem/ Kaynak: tinyurl.com/nnoyhyw

***

AMA BU ÇOK FARKLI

Agnes Poinier*

Tepeden tırnağa silah kuşanmışlar ve ölmeye hazırlardı, ama yanlarında götürebildikleri kadar çok insan götürdükten sonra.

Ocak’taki Charlie Hebdo saldırısından sonra “yeni normal”in yerleştiğine tanık olduk. Fransız askerlerin Yahudi okulları, gazete ofisleri gibi hassas yerleri sürekli koruma altında tutmasına, sanatçıların ve entelektüellerin sürekli polis koruması altında gezmesine ve “Katolik kilisesine saldırı son anda önlendi” haberlerine alıştık.

Haziran’da, Tunus’daki müze bombalamasıyla aynı gün Grenoble yakınlarında IŞİD tarafından kafası kesilmiş bir Fransız bulunduğunda sokaklarımızda benzer saldırıların ne zaman tekrarlayacağını düşünüyorduk. Fakat kimse bu kadar kısa süre içinde ve bu kadar dehşetli bir saldırı olmasını beklemiyordu.

Biz ne eylem potansiyellerini ne de nefretlerinin derinliğini tam olarak anlamayı başarmışız. 13 Kasım Cuma, hem lojistik kapasitelerinin hem de demokrasi ve uygarlıktan tiksinmelerinin bir işareti olarak kalacak takvimde. Kim onlar? Çalışma yöntemleri, ölmeye hazır olmaları ve canlı bomba kullanmaları, bundan sonra kimden korkarak yaşayacağımız konusunda şüphe bırakmıyor: Radikal İslam.

Fransa ve başkentinden özellikle nefret ediyorlar. Başka Avrupa kentlerine de saldırmışlardı - Madrid, Londra ve Brüksel mesela. Ama Fransa’ya ayırdıkları vahşet daha farklı. Çünkü Fransa ve Paris aydınlanmanın beşiği, sekülarizmin ve din-devlet ayrılığının doğum yeri, düşünce özgürlüğünün, şüpheciliğin ve güçlü hicvin savunucusu. Ayrıca Mali gibi ülkelerde İslamcılara karşı savaşta aktif rol alan bir ülke.

Pek çok kişi istihbarat hatalarından, bu saldırıların nasıl önlenebileceğinden konuşacak ve haklılar. Fakat tehlike o kadar yaygın ve dağınık ki, ifade ve hareket özgürlüğünü savunan hiçbir demokrasi güvende değil.

Son 35 yıldır art arda Fransız hükümetleri cemaatçiliğin yükselişine izin vererek Cumhuriyet’in temellerini zayıflattı. Aşırı sağ hem seçimlerde oy oranını, hem de Fransız Müslüman gençler arasında anti-semitizmi artırıyor.

İyimser değilim. En iyi ihtimalle bir veya iki nesil alacak, Cuma akşamı yırtılan ve parçalara ayrılan toplumsal dokuyu tekrardan tamir etmemiz. Fransa’nın ihtiyacı olan açıklık ve cesaret. En kötü ihtimali ise düşünmek bile istemiyorum.

* Britanya, ABD, Kanada, İtalya ve Fransa basınına çalışan siyasi eleştirmen
Çeviri: Onur Erem/ Kaynak: tinyurl.com/pousmrt

En Çok Okunan Haberler