Dünyanın sonu

Bu satırları okuduğunuza göre Maya takviminin dünyanın sonu tahmini tutmamış. Tutan tek şey Şirince esnafının başına talih kuşu konmuş olduğu. Takvimler ve tarihler zaten kurgu dolayısıyla bu dünyanın sonu fantezisi de kendi çapında bir eğlence oldu. Ancak her biten yılın sonunda insan durup bir muhakeme yapmalı. Geçen yılda ne yaptığımız, ne yapmadığımız, başkalarının neler yapıp yapmadığı bu muhakemeye dahil. Sevgiler, aşklar, nefretler, ayrılıklar, umutlar hepsi kapsama alanında yani.

2012’de öğrendiğim şeylerden biri iş ahlakı ve genel ahlakı zayıf kişilerden uzak durmak. Çünkü bu tür angajmanlar gereksiz yere zamanınızı ve enerjinizi heba etmenize yol açıyor. Bunun zamanın kurgu olmasından ziyade onun üzerindeki kontrolümüzün sınırlarıyla ilgisi var. Bazı insanlar hedefleri için yaşıyorlar ve çalışıyorlar bazıları ise yapmaktan hoşlandıkları şeyleri az çok sevdikleri şekilde yapmaya ve yaşamaya devam ediyorlar. Yolculuk mu yoksa varılacak yer mi daha değerli tartışmasına girmiyorum. Ben muhtemelen yolculuğa daha yakınım. En nihayetinde bu bazen uzun bazen kısa olduğunu hissettiğimiz hayata karşı bir sorumluluğumuz var: onu iyi yaşamak.

Bu iyi yaşamanın içini de herkes istediği gibi doldurabilir. Dürüstlük olabilir, kavgacılık olabilir, hiççilik olabilir. Yüzümüzü güldüren ne yapıyor ve yaşıyorsak bu iyi yaşamaktır. Çirkin şeylerden uzak durmak da buna dahil. Diktatörleri ve ahlaksızları tahtından etmek de buna dahil. Kafaları çekmek de buna dahil.

Britanya 2012’de en çok olimpiyatları ve skandalları konuştu. Libor sahtekarlıkları, Starbucks kahve zincirinin vergi dalavereleri, gazetecilik utançları gündemden düşmedi. Muhafazakarların tüm ara seçimleri kaybetmesi iyi bir şey, soft-ırkçı bağımsızlık partisinin oy artırması kötü bir şey oldu. İşçi Partisi’nin hala doğru düzgün bir programla ortaya çıkmamış olmasına karşın desteğini artırmış olması ise işlerin ne kadar vahim olduğunu gösteriyor. Son ara seçimde seçmenlerin sadece yüzde 30 kadarı oy kullandı. Belki de çözüm sandıkta değil ve alttan alta bir devrim geliyor, kim bilir!

Bunların yanında çok yeni olmayan ama krizin derinleşmesiyle belki göze daha çok batan ise daha çok insanın ve bazı düşük ücretli çalışanların da gıda bankalarına (bir tür aş evi) mahkum olması. Düzenli ii olup da yakıt ya da gıda harcamalarına yetişemeyen insanların olması da şaşırtıcı değil. Örneğin pek çok genç, göçmen ve kalifiye olmayan çalışana ödenen Londra için asgari yaşam maaşı denilen ücret yılda 40 bin lira dolayında. Bundan vergi ve sigorta primleri de kesilecek. Belediye vergileri 4 bin lira, aylık metro biletinin 350 lira ve tek odalı küçük bir dairenin kirasının 4 bin lira dolayında olduğu bir şehirde ‘asgari yaşam’ nasıl yaşanır?

Pek çok işyeri yüzde 1 ila yüzde 4 arasında yıllık maaş artışı verirken bir o kadarı da yıllardır maaş artışlarını durdurmuş durumda. Metro ve tren bilet fiyatlarının her yıl yüzde 8-10 arttığı bir ülkede cümleten fakirleşiyoruz. Bir süre sonra maaşlarınızı sanal Linden dolar olarak yatıracağız derlerse şaşırmayacağım. Zaten beyaz yakalı çalışanların önemli bir kısmı yıllardır nakit para görmemiş olabilir. Bir tür monopol oyunundayız sanki. Ama gerçek olan aldığı para giderlerine yetmediği için açlık sınırında dans eden (çoğunlukla ya genç ya da yaşlı) bir nüfusun görünür hale geldiği. Bu dünyanın sonu mudur yoksa yeni bir başlangıç mı göreceğiz. Kesin olan yeni yılda daha az muhafazakarlık daha çok iyilik, güzellik istediğim. 

Türkiye’de sizin derdiniz çoktur o konulara ben girmeyeyim ama ODTÜ’ye de 3600 polis girmesin, yumurtadan falan korkan da girmesin.

İyi pazarlar, iyi yıllar ve bol şanslar.

En Çok Okunan Haberler