Ekim Devrimi ve Haziran İsyanı ve…

Ekim Devrimi sürecinin başlangıcı mı yoksa sonucu mu bizleri daha fazla ilgilendirir? Bence sürecin başlangıcı, çünkü bizler de bitmeyen bir devrim yolculuğundayız, hâlihazırda bütün birikimlerimiz ve tecrübelerimizle adeta yeniden başlangıç noktasındayız. Ki devrimcilik zaten asla “her şey bitti” dememek, pes etmemek ve inatla yeniden başlamak değil midir? Öyledir.
Ekim Devrimi bir süreç, 1905 Devrimi var, 1917 yılında ise Şubat burjuva devrimi ve ardından Ekim sosyalist devrimi. Özellikle 1905 öncesi önemli noktalarda bizlerin şu sıralar yaşadığı objektif ve sübjektif koşullarla paralellik taşıyor.


Ama önce okur için bir kavram hatırlatması yapalım. O dönemde komünistler, sosyal demokrasi kavramını kullanırlardı. Ta ki ilk emperyalist paylaşım savaşı olan 1. Dünya Savaşı sırasında Avrupa genelinde bazı sosyal demokratlar kendi hükümetlerinin savaş politikalarını destekleyene kadar. Lenin bu durumda sosyal demokrasi adının önemini yitirdiğini söylemişti: “Sosyalizme ihanet etmiş ve burjuvazinin yanına geçmiş olan ‘sosyal demokrasi’ yerine Komünist Partisi adı alınmalıdır.” (Nisan Tezleri, s. 12)

Lars T. Lih (yakında Ayrıntı yayınevinden çıkacak olan) Ne Yapmalı? Bağlamında Lenin’i Yeniden Keşfetmek kitabında burjuva devrimi bakımından Lenin’in siyasi özgürlüklere verdiği önemi vurguluyor: “Lenin, siyasi özgürlüğün tutkulu bir savunucusuydu; özellikle de ‘beş S’ denilebilen svoboda, slova, soiuzov, sobraniia, stachek (konuşma, örgütlenme, toplanma, grev özgürlükleri) konularının. Siyasi özgürlük için savaşmayı arzuluyorsanız, sosyalizme düşman olsanız bile Lenin’in müttefiki olurdunuz.

Siyasal özgürlük hedefini herhangi bir şekilde küçümsüyorsanız, kararlı bir sosyalist olsanız bile Lenin’in düşmanıydınız. Siyasi özgürlük kendi başına bir amaç değildi, ancak sosyalist hedefi gerçekleştirmek için mutlaka gerekli bir araçtı. Bu yüzden burjuva siyasi özgürlüğü burjuvaziye bırakılmayacak denli çok önemliydi.”

Türkiye’deki mevcut otokratik engeller ve siyasi özgürlük ihtiyaçları hiç de farklı değil. Bu bakımdan Gezi/Haziran isyanları tam da bir stikhiinyi kabarmasıdır. Lih’e göre stikhiinyi’nin çevirisi aslında “kendiliğinden” değil “elementel” [doğadaki güçlere özgü, saf, başlıca, basit, ilkel, frenlenmemiş, ögesel] demektir. Ne Yapılmalı?’da, Şubat-Mart 1901’de –öğrencilerin protestolarını desteklemek üzere işçiler sokağa çıktığında meydana gelen– “bahar olayları”, Lenin tarafından bir bütün olarak stikhiinyi kabarmasının mecaz-ı mürseli anlamında kullanılmaktaydı. İşte bu bahar olaylarını, stikhiinyi niteliğiyle bizdeki 2013 Haziran isyanlarına benzetmek yanlış olmaz. Her ne kadar pasif uzlaşmadan daha iyi olsa ve daha iyi şeylerin habercisi olsa bile, stikhiinyi’nin üstesinden gelinmesi ve yerini amaca yönelik ve örgütlü kitlesel militanlıkla değiştirmesi gerekirdi. Tıpkı Gezi gibi, değil mi?

Lenin, o yıllarda “devrim”den bahsederken, “mutlakıyeti devirmek ve siyasi özgürlük kurmak için devrimi” kastediyordu. Ekim Devrimi elbette bir proleter devrimdi ama Lenin’in baştan itibaren sadece “işçi sınıfına gidin” değil “nüfusun tüm sınıflarına gidin” (Ne Yapılmalı?) dediği ve otokrasiye karşı bütün halk kesimlerini seferber etmeyi gözettiği bir sürecin ürünüydü.
“Gerçekten, Marksist görüş açısından devrim nedir?” Cevabı bizzat Lenin versin: “Devrim, belli bir anda siyasi üst yapıyla yeni üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin siyasi üst yapının çöküşüne sahip olmasıyla artık eskimiş ve işe yaramaz duruma gelen bu üst yapının zorla yıkılmasıdır.” (İki Taktik, s.124.)

Peki, 1905 Devrimi'nden 12 yıl sonra 1917 devrimleri nasıl başladı?
Tarih şunları yazıyor: 23 Şubat’ta (Miladi takvime göre 8 Mart) Petrograd işçiler güçlü bir protesto gösterisi yaptılar. Kadınların çoğunlukta olduğu gösterilerde “kahrolsun istibdat, ekmek ve adalet istiyoruz” sloganları atıldı. Şubat Devrimi'yle Çarlık devrildi ve “ikili iktidar” denilen ara dönem başladı. Çünkü bir yanda burjuvazinin geçici hükümeti vardı, kimi sol partilerin desteğine sahipti, öte yanda ise Sovyetler.

Lenin, devrim teorisini Marx’tan farklı olarak emperyalizm döneminde kurgulamaktaydı. Devrim imkânı bakımından emperyalizmin zayıf halkası olarak Rusya öne çıkmaktaydı. Lenin, devrim sürecinde proletaryanın köylülük ile kuracağı ittifak yanı sıra, Avrupa proletaryasının sağlayacağı yardımın önemi üzerinde de durmuştu.

Lenin, Çarlık rejiminin devrilmesi üzerine Bolşevik partinin izlemesi gereken siyasi hattı Nisan Tezleri'nde kaleme aldı. Bu tezlerde işçi, asker ve köylülerin kendiliğinden kurdukları kitle örgütlenmesi Sovyetlerin iktidarı almasını savunmaktaydı. Geçici Hükümet ile hiçbir şekilde işbirliği yapılmamalıydı. 1917 Temmuz ayında büyük gösteriler düzenlendi ve gösterilere geçici hükümet bir katliamla cevap verdi. Ancak Bolşeviklerin etkili direnişiyle, saygınlıkları ve Sovyetler'deki desteği daha da arttı. Eylül ve ekim aylarında milyonlarca işçi grevlere katıldı, fabrika ve işyerinde yönetimi ele aldı ve üretim ile dağıtımı kontrol etmeye başladı. Kırsal kesimde de büyük toprak sahiplerine karşı yoksul köylüler tarafından dört binin üzerinde ayaklanmalar meydana gelmişti. Nihayet 25 Ekim 1917’de, (Miladi takvime göre 7 Kasım 1917) Petrograd’daki geçici hükümet Bolşevik partisinin öncülüğünde silahlı ayaklanmayla devrilerek iktidar Lenin önderliğindeki Bolşeviklere ve Sovyetler'e geçti.

• • •

Ekim Devrimi'nden sonra sosyalizme geçiş süreci yaşandı ve fakat süreçten geriye dönüş başladı ve nihayet 1990’larda geriye dönüş tamamlandı, sosyalizm hedefi çöktü.

Peki, ama Ekim Devrimi yenildi mi?

Hayır! Sadece sosyalizmin tarihsel bir dönemi sona ermiş oldu. Bugün, sürecin yalnızca bitişine bakılarak (bir “sonuç”tan hareket edilerek) eleştirel bir “Soyut Devrimci Tarih” yazmak çok anlamsızdır.

Rusya’da devrim Marx’ın bazı öngörülerini kapsamayan bir devrim olarak gerçekleşmişti. Rusya, çağdaşı kapitalist ülkeler yanında nispeten geri bir ülke özelliğini taşıyordu. Bir proletarya ülkesi olmaktan ziyade bir küçük burjuvalar ülkesiydi. Sosyalizm için öngörülen düzeyde bir ekonomik temel mevcut değildi. Sosyalizmin gerçekleşmesi için bolluğun bölüşülmesi yerine, önce kıtlık ekonomisinin aşılması gerekiyordu. Üstelik Avrupa devriminin kesin yenilgisi sonucunda da Sovyetler proletaryası emperyalist kuşatma altında kendi imkânlarıyla, tek ülkede sosyalizmi gerçekleştirmeye mecbur kalmıştı.

Ekim Devrimi sosyalizme, teoride “hesaba katılmayan” handikaplarla girişmek durumundaydı. Emperyalizm döneminde, dışsal koşulların elverişli olmadığı bir konjonktürde ve işçi-köylü ittifakı temeli üzerinde, her ittifakın zorunlu kıldığı tavizlerle birlikte gelişebilmek zorunda kaldı. Lenin’in devlet teorisinde, tarih tarafından doğrulanmayan (“tarihin cilve yaptığı”) üç önemli nokta öne çıkmıştı.

Birincisi, teorik olarak, çoğunluğun azınlık üzerindeki diktatörlüğü daha az karmaşık daha basit bir başka aygıtı gerektirecek... idi;

İkincisi, burjuva devleti alaşağı edilince, onun özel bir ürünü olan (devletin topluma yabancılaşmasının özel bir biçimi olan) bürokrasi de etkisini yitirecek... idi;

Üçüncüsü, kapitalizm belli işlevleri basitleştirildiği için ve her okur-yazar bu basitleşen işlevlerin üstesinden gelebileceğinden süreç içinde herkes yönetmeyi öğrenebilecek ve bürokrasi aracılığıyla yönetim bir ihtiyaç olmaktan çıkarak bir alışkanlık haline dönüşebilecek... idi.

Süreç bu yönde gelişemedi, yani yukarıdaki üç husus gerçekleşemedi.

Demek ki çıkarılacak en önemli ders, daha işin başında, bu tür yabancılaşmaların oluşumuna imkân vermeyecek adımlar atabilmektir. Devrimciler örgütü olarak partinin her adımını birleşik halk muhalefeti hareketi ve mücadelesi boyunca, halkın meclisleşmesi (Sovyetleşmesi) yönünde atmaktan vazgeçmemesidir. “Bütün iktidar Sovyetler'e” diyebilmek, işin başında “söz yetki karar, iktidar halka ve halkta” diyebilmektir.

• • •

40 yıl önce Türkiye’de böyle bir iddia devrimci hareket tarafından ortaya konulmuştu. 1976 yılında 23 yaşında bir devrimciyken 34 yaşındaki “ihtiyar” dediğimiz Oğuzhan Müftüoğlu’na “abi devrim ne zaman olur?” diye sabırsızlıkla sormuştum, “beş yıl içinde olur” demişti. Gerçi devrim olmadı ama karşı devrim oldu, 12 Eylül faşizmi!

40 yıl önce devrim o denli yakındı ki… Öyleyse bu yazıda o yıllardaki devrime yolculuktan söz etmek kesinlikle nostalji değildir, 2013 Haziran İsyanı'nın yakın tarihi ve mutlak geleceği olarak bir devrim tahayyülü ve pratiğinden ve illaki iradesinden haberdar olmaktır.

1990 başlarında Sovyetler dağılırken “sosyalizmin tarihsel bir dönemi” sona ermişti ve bu aynı anlamda yeni bir dönemi başlamış demekti. Devrimci Yol dergisi işte bu dönemi, Sovyetler Birliği yıkılmadan önce de başlatmak iddiasındaydı.
Devrimci Yol dergisine göre emperyalist sistem karşısında yükselen halk kurtuluş savaşlarıyla tanımlanan dünya devrimini, “nihai zaferine uluslararası proletarya hareketinin birleşik gücü” ulaştıracaktı. Ama bu doğrultuda bir engel vardı: “Milliyetçi - Revizyonist sapmalar.” Bunlar ise iki “karşıt uç” şeklindeki SBKP ve ÇKP siyasetleriydi.

Sosyalizm ve devrim bağlamında Devrimci Yol dergisi, sol hareketin o günkü SBKP- ÇKP tartışmalarının Türkiye versiyonları karşısında tavır alış ve hareketin kendi pratiğinden kaynaklanan sorunlara aranan otantik çözümler peşindeydi. Devrimci Yol, “‘Revizyonist Diktatörlük’ olarak tanımladığı Sovyetler’deki (kitlelerin yönetimden uzaklaştırıldığı, Komünist Parti yöneticilerinin yönetim tekeline dayalı) sosyalizm anlayışlarını reddeden ve kitlelerin doğrudan yönetim aygıtlarına ağırlık veren bir yaklaşımı benimsedi. (Direniş Komiteleri bir yönüyle böyle bir demokrasi anlayışının somut propagandası işlevini de görüyordu).”

(Oğuzhan Müftüoğlu, “Devrimci Yol Üzerine Notlar”; Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 7)
Zaten Lenin de işçilerin bilinçlenmesinin kendi öz deneyimleriyle olabileceğini vurgulamıştı. Devrimci Yolcuların en çok önem verdikleri hususlardan biri de işte bu “öz deneyim” ilkesi olmuştur. Devrimci Yol’un bir başka “farkı”, tahayyülünde, yani sosyalizmi devrim sonrasına bırakmayan tercihinde ve eğiliminde belirmekteydi. Dev-Gençliler, ODTÜ’deki gençlik mücadelesinde başarıyı yakalayıp ODTÜ-DER adındaki dernekleri “iktidarı kazandığında”, iktidarı ODTÜ- Öğrenci Temsilcileri Konseyi’ne (ÖTK) devretmişti. Dev Yolcuların sendikası, maden ocaklarında direnişi kazandığında, söz ve yetkiyi ve kararı “işçi konseylerine” devretmişti. Mahalleleri faşist işgallerden kurtaran Devrimci Yolcular, burada “örgüt hâkimiyeti” kurmak yerine, direniş komitelerini iktidar organlarının nüveleri olarak örgütlemişti. Fatsa ise zaten biliniyor.

Direniş komiteleri devrimden önce Sovyet benzeri halk iktidar organlarının nüvelerinin yaratılması anlayışının bir ürünüydü. Çünkü bugün olduğu gibi o günlerde de halk yığınları içinde gelişen anti-faşist dayanışma eğilimlerinin örgütlendirilmesi gerekiyordu.

“Bütün iktidar Sovyetler'e” diyebilmek, Haziran isyanlarının devamını getirerek bugün de mevcut otokrasiye karşı mücadelenin her aşamasında ve her alanda halkın meclisleşmesini örgütleyerek, “söz yetki karar, iktidar halka ve halkta” diyerek yürümeyi sürdürmektir.

En Çok Okunan Haberler