Ekonomi gerçekten uçuyor mu?

Türkiye’nin 3.çeyrek büyüme oranı yüzde 11,1 olarak açıklandı. AKP çevrelerinin ağızları kulaklarında “uçuk” yorumlarını bir yana bırakıp, isterseniz bu rakamın nesnel ölçütlerle ne anlama geldiğini irdeleyelim. Bilindiği gibi, 15 Temmuz Darbe Girişimi’yle birlikte, meydanlarda dağıtılan sucukları, ayranları göz önüne almazsanız, o dehşet ve belirsizlik ortamı, “üretimi, tüketimi, hepsinden fazlası yatırımı” kesintiye uğratmıştı. Haliyle bu tablo 2016 3’üncü çeyrek büyüme rakamlarına da yansıdı ve ekonomi bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 0,8 daraldı. Şimdi bu baz etkisi, 2017’nin 3’üncü çeyrek büyümesini yapay biçimde yukarı çekti.


Dilerseniz, bu durumu bir örnekle açıklayalım. 2015 yılı 3.çeyrek mal ve hizmet üretim endeksini 100 kabul edersek, 2016’nın aynı dönemindeki yüzde 0,8 küçülme endeksi 99.2’ye çeker. 2017 3’üncü çeyrek büyümesinin yüzde 11,1 gerçekleşmesi ise, endeksin de aynı oranda artmasıyla, 110.2’ye yükselmesi anlamına gelir. Bu da son iki yılda ortalama yüzde 5 bir büyüme, Türkiye ekonomisinin son yıllardaki performansına paralel, ortalama bir performans demek.

Büyüme rakamlarıyla böbürlenenlerin, öyleyse şimdi kamu çalışanlarına, emeklilere en azından büyüme artı enflasyon kadar zam vermeleri zamanıdır. Bu emekçiler açısından, gelir dağılımının düzelmesi değil, ancak statükonun korunması anlamına gelir. Kamu sendikaları ise bunun ötesini hedeflemek, daha adil bir bölüşüm için mücadele etmek zorundadır.

Bu noktada, davul zurnayla açıklanan büyüme rakamıyla ilgili, kısa kısa 4 noktaya dikkat çekmekte yarar olabilir:

1 Bir ekonomi gerçekten dolu dizgin büyüyorsa, bu olgunun o ülkede yaşayan yurttaşlarca hem kendi yaşamındaki gelişmelerle, hem de çevresindeki gözlemlerle desteklenmesi gerekir. O zaman tüm sevgili okurlar bir düşünsünler, alım güçleri, tüketim olanakları bu ölçüde “level atladı mı?” Söz gelimi, İstiklal ve Bağdat caddelerinde yeni açılan işletmelere, harıl harıl bir alışveriş telaşına, turistlerin akın akın ülkemize doluşmasına tanık oldular mı? Eğer cevabınız olumsuzsa, kimse kusura bakmasın, o takdirde büyüme kâğıt üzerinde kalmış, ete kemiğe bürünememiş demektir…

2 Kişinin dar çevresindeki algıları yeterli olmaz, anketler yoluyla izlenen, ekonominin çeşitli aktörlerinin gidişatı nasıl değerlendirdikleri daha önemlidir, diye düşünebilirsiniz. Gerçekten de TÜİK, bu kapsamda bir anketi, “tüketiciler, reel kesim, hizmet sektörü, perakende ticaret ve inşaat sektörü “ olmak üzere 5 koldan yürütüyor ve hepsinin bileşik sonucunu da “Ekonomi Güven Endeksi”ne yansıtıyor. Kasım ayında 5 ayrı kesimin de tek tek ekonomik güven kaybına uğradığını, genel sonucun da yüzde 3,4 gerilemeye işaret ettiğini söyleyelim. Eylülde, diğer bir ifadeyle açıklanan 3’üncü çeyrek büyüme rakamının içerdiği dönemin sonunda da, yüzde 2,8’lik bir güven kaybı gözlendiğini hatırlatalım.

3 Peki, mantık hızla büyüyen bir ekonominin, bu temposuna paralel biçimde istihdam yaratmasını; kadınlara, gençlere, iş gücünü arz eden bilumum kişilere yeni iş kapıları açmasını gerektirmez mi? 2017’nin 3’üncü çeyrek işsizlik oranının çift haneli yüzde 10,6 olduğunu görüyoruz. Yani 2016’nın aynı dönemindeki yüzde 11,3 oranına göre, ancak yüzde 0,7’lik bir gelişme söz konusu. Çalışan kişi sayısı ise, büyümenin çok gerisinde, sadece yüzde 3,4 artmış. Sizce işgücü piyasası, bu iki haneli büyüme rakamını teyit ediyor mu? Eğer istatistikler doğruysa, “istihdamsız büyümeye” alkış tutma hakkımız bulunuyor mu?

4 Kredi Garanti Fonu’ndan, 2017’de devlet garantili 220 milyar TL’lik kredinin büyümeyi hormonladığını tahmin etmek güç değil. Eylül 2017 itibarıyla, banka bilançoları, firma kredilerinin bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 27 arttığını gösteriyor. Kaynaklara gelince, yabancı para cinsinden mevduattaki yüzde 35 sıçrama dikkat çekiyor. KGF’nin kullanılış alanları, Hazine’ye getireceği yük, enflasyona olan etkisi, döviz mevduatındaki ciddi kabarmanın bilanço dengelerini bozması gibi, her biri ayrı ayrı önemli tartışmaları bir yana bıraksak dahi, 2018’de kredi cephesinde benzer bir dopingin mümkün olmayacağı ortada. Dolayısıyla sürdürülebilir bir büyümeden söz etmek mümkün değil.

Merkez Bankası rehin alındı!
İzliyorsunuzdur, dolar kuru 3.96 TL’yi gördükten sonra, 8 Aralık’ta biten, hafta 3.83 TL’ye kadar geriledi. Çünkü, RTE’nin “Bazı iş adamlarının varlıklarını yurtdışına kaçırma gayretlerinin olduğunu duyuyorum… Çünkü bu adımlar ihanet-i vataniyedir” ifadesini kullanmasıyla birlikte, paniğe kapılan, “finansal piyasaların” şerrinden korkan yetkililer, diyet ödemekten başka çare kalmadığına kanaat getirdiler. El altından, “belli çevrelere” Merkez Bankası önümüzdeki hafta faiz artıracak haberini uçurdular. Artık, bu enformasyonu ilk kimlerin aldığını, “sızdırılan bilginin” haksız kazanç için kullanılıp kullanılmadığını bilemeyiz. Ama ertesi gün daha piyasalar açılmadan ve RTE “bir düzeltme yapmak istiyorum” sözleriyle tükürdüğünü yalamadan, faiz haberi çabuk yayıldı ve döviz piyasası hızla gevşemeye başladı.

12-13 Aralık günleri Amerikan Merkez Bankası FED toplanacak, muhtemelen Çarşamba günü 25 baz puanlık, yani yüzde 0,25’lik bir faiz artırımına gidecek. TCMB’nin Para Piyasası Kurulu (PPK) toplanma takvimi, 2017’de FED’e paralel hale getirildiği için, Perşembe günü de bizimkiler masaya oturacak. Ne var ki görülen, Merkez Bankası’nın uluslararası finansal piyasaların elinde rehin bulunduğu, manevra kabiliyetini yitirdiği...

Eğer faiz artırıp fidyeyi ödemezlerse, infaz gerçekleşecek, döviz piyasalarının freni patlayacak, dolar 4 TL’ye doğru yeniden atağa kalkacak. Beklenildiği gibi bir artırım kararı gelirse de, “faiz lobisi” RTE’ye karşı yeni bir zafer kazanmış olacak.
Gelgelelim, doların belki de öngörülenden fazla gevşeyerek 3.83 TL’ye gelmesi, 27 Ekim PPK toplantısı sırasında, dolar aynı düzeyde seyrederken, faizlere neden dokunulmadığını açıklamayı zorlaştıracak. Yani Merkez Bankası yeni bir “kredibilite” yarası almış olacak. Perşembe günü için piyasaların beklentisinin Geç Likidite Penceresi’nde 100 baz puan artış olduğu bildiriliyor. Karar açıklanınca göreceğiz, “El mi yaman yoksa “yerli ve milli” ekonomi otoritesi mi yaman?”

Haa bir de, Hürriyet’te Fatih Çekirge’nin ,”Cumhurbaşkanı Erdoğan’a teşekkür ediyorum” başlıklı yazısında dile getirdiği, “etkili ve yetkili” isimlerden aldığı izlenime göre, “faiz artışı” yapılmayacağı, bu şayiayı ucuz fiyattan dolar alıp satanların çıkardığı iddiası var. Bekleyelim, 14 Aralık’ta PPK kararının ne olacağını görelim...

Bu arada, ya Çekirge “normal kapitalist” ülkelerde, “etkili ve yetkili” kişilerin ulu orta konuşup, “bilgi sızdırmasının” büyük bir suç olduğunu bilmiyor. Ya da Türkiye’de belli insanlar için hukuk normlarının geçerliliği kalmadığını, zaman zaman “köşe yazısı başlıklarının” bile teminat kabul edildiğini pek iyi bildiği için, rahat rahat atıp tutuyor. Meraklılarına, çok daha küçük kusurlar nedeniyle, 2017’de Richmond Fed Başkanı Jeffrey Lacker’in, hemen ardından Fed Başkan Yardımcısı Stanley Fischer’in istifa etmek zorunda kaldıklarını hatırlatalım.

Ekonomik büyüme tek ölçütümüz mü?
Bazı okuyucuların, “Hocam bu büyüme saplantısını hiç gündeme getirmedin!” “Gelir ve servet dağılımını, ekolojik dengeleri, yaşam kalitesini, eğitim, sağlık gibi toplumsal hizmetleri göz önüne almayan bir büyüme makbul sayılır mı?” diye sorguladıklarını duyar gibiyim. İzin verirseniz, hak ettiği ölçüde yer ayırabilmek için, bu önemli tartışmayı haftaya erteleyelim…

En Çok Okunan Haberler