Ekonomide arayışlar

Oğuz Oyan - Prof., Dr., Türk Sosyal Bilimler Derneği Başkanı

Yerel monark, kendi iktidarının uzun yıllar boyunca uluslararası sermayeye yüksek reel faizler sunduğunu unutarak
(belki de bu gerçekliğin bile tam farkında olmayarak) yüksek faize karşı açtığı savaşı kaybederek yerine oturdu. Önce, Merkez Bankası’nın Geç Likidite Penceresi Faizi (GLPF) üç puan artışla yüzde 16,5’e yükseltilerek dolar kurunun 5 TL eşiğinden dönmesi sağlandı. Ardından, sözde “sadeleştirme” düzeltmesiyle Banka’nın politika faizleri GLPF’ye yani yüzde 16,5’e eşitlendi. Bu, aslında, gizli bir faiz artışıydı; çünkü Banka’nın gecelik borç verme faizi yeni koridora göre yüzde 18’e, yeni GLPF ise üç puan yukarıya yüzde 19,5’e zıplatılmış oluyordu. Üstelik, gerekirse yeni faiz artışları yapılacağı güvencesi taa Londra’da verilerek... Böylece “piyasa tanrıları” biraz olsun yatıştırılabiliyordu. (Bunun dahi ne kadar kısa süreli etkiye sahip olabildiği iki günde görülerek). İçerde her muhalifini tek bir işaretiyle susturabilen monark, “piyasalar” söz konusu olduğunda gücünün sınırlarını görmeye yeniden ikna edilmiş oluyordu.


RTE, Türkiye’nin 1994’te pahalı yoldan öğrendiği ‘dışa açık ekonomide faiz oranı ve döviz kurunun her ikisine birden müdahale edilemeyeceği’ gerçeğini, bir kez daha deneyerek yani gene pahalı bir yoldan (yüksek bir piyasa devalüasyonu yoluyla) “sınamış” oluyordu. Öğrenme durumunun gerçekleşip gerçekleşmediği ise ayrı konudur. Eğer seçimleri kazanırsa ne yapacağı hâlâ belirsizdir; özellikle de yükselen faizlerin konut satışları üzerine yaratacağı baskıyı hesaba katarsak...

AKP sloganı: Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır!
Slogan itiraf ediyor: AKP’nin topluma sunacağı yeni hiçbir şey yok ve olamaz. Esasen AKP iktidarı, “piyasalarla inatlaşmayacağız” sözünü vererek (inatlaşanı yola getirerek) neoliberal sistem dışında çıkış aramayacağının güvencesini sunuyor. Demek ki, ekonomik kriz tablosuna karşı AKP’nin istikrar programı bellidir: Sıkı para politikası ve sıkı maliye politikası. Şimdilerde gevşek görünen maliye politikasının da sıkılaştırılacağı, Maliye Bakanı’nın 31 Mayıs tarihli demeciyle vurgulanmıştır. Bunun anlamı, geniş kitlelere verilen bazı seçim ödünlerinin, enflasyonun aşındırmasıyla, ücret/maaş sınırlandırmalarıyla, tarımsal desteklemelerin törpülenmesiyle, sosyal haklara ve işçinin işsizlik sigortası fonuna el atılmasıyla geri alınacağıdır. Toprağı, suyu, ormanları dahi kapsayacak sınır tanımaz bir özelleştirme/yağmalama tahribatı da bunu izleyecektir. Şimdilik mesele, bunların ne kadarının yerel seçimler öncesinde yapılabileceğidir.

Tabii ekonomik krizin beklemeye tahammülü varsa... Çünkü parasal sıkılaştırma, yapısal bozuklukları giderilmeyen ekonominin kriz işaretlerini geçiştirebilme özelliğine sahip değildir. Aynı şey maliye politikası açısından da büyük ölçüde geçerlidir.


Gerçek bir ekonomik alternatif ancak siyasi bir alternatifin ortaya çıkmasıyla mümkündür. Bu da sosyalist solun kitleselleşmesi ve siyaset sahnesine güçlü bir giriş yapmasıyla mümkün olabilecektir. Beşinci yıldönümünü andığımız Gezi Direnişi'nin dersleri de böyle bir kitleselleşmenin toplumsal tabanının olduğunu ve zamanının geldiğini göstermektedir.

Soru şudur: Dış ve iç sermayenin doğrudan temsilcisi AKP, uygulayageldiği modelin daraltıcı bir versiyonuyla yola devam edilebilir mi? Büyüyen dış ticaret açıkları ve cari açıkların sürdürülebilmesi, bunların dış kaynaklarla kolayca finanse edilebilmesi artık sınırına dayanmıştır. Aynı şey ekonomik büyümenin zorlanması açısından da geçerlidir. Zaten istihdam yaratıcı bir büyüme sağlanamazken, mevcut büyüme oranının da aşağıya gelmesi işsizlik konusunu daha acil bir soruna dönüştürecektir. Enflasyonun bu yıl yüzde 15’in altında tutulabilmesi bile hayli çetin uğraşları gerektirecektir. Dolayısıyla bol dış kaynak teminiyle yürüyen geçmiş modelin sürdürülebilmesi olanağı yoktur. Bunun daha düşük büyüme, daha düşük dış ticaret ve döviz açığı veren bir versiyonunun sürdürülmesi de sıkıntılıdır. Ama AKP’nin deneyebileceği başka bir seçenek de ortada durmamaktadır. Peki ya muhalefet partileri açısından?

Muhalefet partilerinin alternatif çözüm önerileri var mı?
Muhalefet partilerinin ekonomide kısa vadeli anti-kriz programlarının, buna ilişkin hazırlıklarının olup olmadığını bilmiyoruz. Seçim bildirgeleri bize böyle bir ipucu vermiyor. Gerçi bu tür programların, eğer varsa, kamuoyuyla bütün ayrıntılarıyla paylaşılması doğru bir yöntem değildir; akut kriz durumlarında uygulanabilecek bir programı önceden açıklamak, bu krizi tetikleyici veya yakınlaştırıcı etkilerde bulunabilir.

Gene de böyle bir hazırlığın işaretleri alınabilirdi. Böyle bir ön hazırlığı olması beklenebilecek olan parti, daha kurumsal yapılara sahip olduğunu düşünebileceğimiz anamuhalefet partisidir. Ama CHP’nin ekonomiye geniş yer ayıran seçim bildirgesi de bu konuda sessizdir. Gerçi ekonomi kısmında “kısa vadeli hedefler” başlığı altında 10 hedef sayılmaktadır; ama bunlar ne tümüyle ekonomiye ne de kısa vadeye ilişkindir. Kısa vadede gerçekleştirilmesi teknik olarak mümkün olan iki ekonomi hedefi gözükmektedir: TCMB’nın bağımsızlığının sağlanması ile asgari ücretin 2.200TL’ye yükseltilmesi. Birincisi tamamen egemen sistemin talepleri doğrultusundadır. İkincisinin böyle bir acil program içindeki yeri ise sorunludur.

Muhalefet partileri, hukuk ve mülkiyet güvenliğinin sağlanması (OHAL’in kaldırılması, yargının bağımsızlaştırılması, müsadere tehdidinin son bulması), kamu ihalelerinde kayırmacılığın son bulması, yasamanın yeniden güçlendirilmesi (Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin sınırlandırılması) ve orta-uzun vadede parlamenter sisteme dönülmesi gibi başlıklara ekonominin istikrarı açısından da aşırı bir önem atfetmektedirler. Sanki bunlar halledilirse, ekonomideki tıkanmanın da önemli ölçüde giderileceği gibi bir yanılsama vardır. Tamam, siyasi istikrar ile ekonomik istikrar arasında sıkı bir bağ vardır; yukardaki başlıklarda sayılanların yerli ve yabancı yatırımcıya/sermayeye güven vermek açısından önemi de inkâr edilemez. Ama sermaye açısından girişim ve mülkiyet güvencesine tehdit olarak algılanan hukuk açıklarının kapatılması, demokrasi açıklarının kapatılmasına kıyasla önceliklidir. Hatta, ikincisinin yokluğu genellikle dert edilmez, bazı uygulamaları talep bile edilebilir. (Sermayenin, OHAL uygulamasıyla grevlerin yasaklanmasına karşı bir itirazı olduğunu duyan oldu mu?).

Hukuk sisteminin, siyasi/idari yapılanmanın, eğitim sisteminin siyasal İslam projesinin tasallutundan (SP’nin itirazları halledilebilirse) kurtarılması kuşkusuz önemli bir kazanım olacaktır. Ekonomiyi de olumlu etkileyebilir. Peki ama bu kadarı ekonomiyi düze çıkarmak için yeterli olacak mıdır? Orta ve uzun vadeyi ilgilendiren yapısal sorunlara çözüm üretmekten bahsetmiyoruz. O kadar vaktiniz olmayabilir. Dış açıkta, döviz kurlarında ve faiz hadlerinde tablonun daha da bozulması ve sermaye akışlarında hızlı bir yavaşlama veya ani bir durmanın ortaya çıkması durumunda uygulanabileceklerden bahsediyoruz.

Seçenekler gerçekten var mı yok mu?
Bu durumda iki seçenek vardır. Birincisi, IMF gibi kuruluşların sıkı istikrar programlarını kabullenerek bu kuruluşlardan kaynak sağlamak ve ülkeye dönük kredi musluklarının açılmasını güvenceye almaktır. Eğer sermaye hareketlerinin henüz durmadığı bir noktadaysanız, IMF’ye başvurmadan ama IMF programı varmış gibi uygulamalara yönelerek de durumu belki idare edebilirsiniz. Siyasiler bu ikincisini tercih ederler ama buna her zaman olanak bulunmaz.

İkinci seçenek, bu hattın dışına çıkarak daha radikal bir anti-kriz program geliştirmektir. Bu bir sol program olacaktır ve egemen sistemle çatışmayı göze alacaktır. Çatışma senaryosu şudur: Sermaye hareketlerinin durması demek dış borçların ödenmesi bakımından temerrüde düşülmesi demektir. Bu durumda ya IMF’nin kanatları altına sığınırsınız ya da acil bir “dış borçların yeniden yapılandırılması/borç konsolidasyonu” programını devreye sokarsınız. Tabii bunun sonuçlarını göğüsleyebilmek için de içerde ciddi bir halk desteğine dayanıyor olmanız gerekir.

1980 sonrasında neoliberal küreselleşme dalgasına kapılan Türkiye’de şimdiye kadar iki kez böyle bir program olasılığı nesnel olarak ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi, 24 Ocak 1980 programının ve bunun uygulayıcısı Özal’ın kamu maliyesini adım adım krize soktuğu dönemin sonunda, 1991’deki siyasi değişim sırasında ortaya çıkmıştı. SHP bünyesinde oluşturulan ve bizim de görev aldığımız bir komisyon, 1989 başında bir “Orta Vadeli Antienflasyonist Program” taslağı hazırlamıştı. Daha sonra 1991’deki seçim bildirgesine de yansıyan bu program ve bildirge hazırlıklarında, dış ve iç borçların konsolidasyonu gibi radikal bir önlem ciddi anlamda tartışılmıştı. (O sırada sermaye hareketleri serbestisi geçerliyken henüz dalgalı kur sistemine geçilmiş değildi). 1991’de DYP-SHP koalisyon hükümeti kurulunca böyle bir radikal önlemin uygulanması gündeme bile gelmeyecekti. Demek ki, radikal bir politika önerisinin oluşturulması ile uygulanması arasında da dağlar kadar fark vardır.

Bu olasılığın ikinci kez ortaya çıkışı, 10 yıl sonra kamu borçlanmasının daha da sürdürülemez duruma geldiği dönemdeydi. Ecevit Hükümeti (1999-2002) böyle bir politika önerisini muhtemelen hiç tartışmadan 9 Aralık 1999’da IMF programına angaje oldu. 2001 krizi ortaya çıktıktan sonra tartışılmış olsa bile K. Derviş’in hükümete monte edilmesinden sonra bunun tamamen devre dışı bırakıldığına kuşku yoktur.

Türkiye en uzun süreli IMF programını Mayıs 2008’e kadar uyguladıktan sonra AKP elinde IMF’siz IMF programlarını sürdürmüştür. Hem de 2008/2009 krizinde bu programın artık sürdürülemez olduğunun işaretlerini almasına rağmen... Şimdi gelinen noktada AKP ülkeyi yeniden bir IMF programına muhtaç duruma doğru sürüklemektedir. Teslimiyetçi olmayan alternatif bir anti-kriz ekonomik programını bu partiden beklemek beyhudedir.

Peki mevcut siyasi alternatifin, “millet ittifakının” böyle bir radikal alternatif programa sahip olma ve daha önemlisi uygulama olasılığı nedir? Doğrusu bu olasılık da pek zayıftır. Partilerin seçim bildirgeleri incelendiğinde, sistem içinde kalma tercihlerinin belirleyici olduğu görülmektedir.

Gerçek bir ekonomik alternatif ancak siyasi bir alternatifin ortaya çıkmasıyla mümkündür. Bu da sosyalist solun kitleselleşmesi ve siyaset sahnesine güçlü bir giriş yapmasıyla mümkün olabilecektir.
Beşinci yıldönümünü andığımız Gezi Direnişinin dersleri de böyle bir kitleselleşmenin toplumsal tabanının olduğunu ve zamanının geldiğini göstermektedir.

En Çok Okunan Haberler