Ekonomik kriz ve demokratik çıkış yolları

24 Haziran seçimleriyle ete kemiğe büründürülmeye çalışılan yeni rejim iki temel sorunla yüz yüze. Birincisi ekonomik krizin kapıya dayanması, ikincisi Suriye’de savaşın sonuna doğru ortaya çıkan tablonun yarattığı riskler. Bu iki temel sorun aynı zamanda yeni rejimin ve devlet yapısının geleceğini de belirleyecek.


Görünen o ki tek adam rejiminin bu iki sorun karşısında da krizi yönetebilecek ve çözüme kavuşturacak güçlü silahları ve politikaları bulunmuyor. Türk Lirası’nın dramatik ölçülerde değer kaybetmesi, ağır borç yükü altında olan ekonominin “çöküşe” sürüklenmesi karşısında ortaya çıkan tablonun bir dış saldırı olarak görülmesi bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Trump yönetimiyle Rahip Brunson olayında yaşanan krizin ekonomik sarsıntının tek nedeni olarak sunulması, Amerikan yaptırımları karşısında bir “ekonomik saldırıyla” karşı karşıya olduğumuzun vurgulanması her şeyden önce bir gerçeğin üstünün örtülmesine yol açıyor.

Türkiye’nin ekonomik bir krize sürüklenmesinin güncel politik çatışmaların, ekonomik yaptırımların ötesinde yapısal nedenleri var. Bu yapısal nedenlerin bir boyutu küresel kapitalizmin dönemsel özelliklerinden kaynaklanırken diğer bir boyutu Türkiye ekonomisinin özelliklerinden kaynaklanıyor.

Çok açıktır ki kapitalizmin tarihi aynı zamanda krizler tarihidir. Kapitalizm kendi krizini aşma başarısı gösterdiği oranda varlığını sürdürebilir. Zaman zaman dünya çapında savaşlar yoluyla zaman zaman büyük insani dramlara yol açan sömürgeleştirme gibi yöntemlerle krizlerini aşan kapitalizm son yüzyılda küreselleşme politikalarıyla gelişimini sürdürürken yeni kriz dinamiklerini de yaratmış durumda.

1970’lerden bugüne ekonomik politikalar
1970’li yıllarda özellikle IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar tarafından geri bıraktırılmış ülkelere dikte ettirilen politikalar genel olarak dışa açılma (ihracata yönelme) ekonomik liberalleşme türünden öğeler içeriyordu. Artan kamu harcamaları, cari açığın giderek büyümesi, “sabit kur rejimleri”nin çökmesi, yüksek devalüasyon ve yüksek enflasyon ortamında yaşanan krizlere kapitalist sistemin getirdiği önlem, IMF ile stand-by anlaşmalarının yapılması; yani “kemer sıkma” politikalarını devreye sokulmasıydı. Bu tür kriz durumlarına siyasal düzlemde ise askeri darbeler ya da baskıcı rejimler eşlik ediyordu. Böylece krizin yükü o ülkenin emekçi sınıflarının üstüne yıkılarak yeni bir birikim modeli oluşturulabiliyordu.

Özellikle 90’lı yıllarda SSCB’nin dağılmasıyla başlayan süreç ve kendini sosyalist olarak adlandıran ülkelerdeki rejim değişiklikleri, kapitalizmin dünya planında yayılması için uygun bir konjonktür yarattı. Küreselleşme süreciyle birlikte sermayenin sınırsız dolaşımı, mal ve hizmetlerin de sınırsız dolaşımına kapı araladı. Hâlâ ulusal gümrük yasaları geçerliliğini korusa da bölgesel gümrük birliği antlaşmalarıyla küreselleşme ekonomik olarak inşa edilmeye başlandı. Bu durum finans sistemlerinin devasa büyümesine, hatta reel ekonomiden koparak bir hayalete dönüşmesine yol açtı. Dünya çapında borçlanma rakamları korkunç boyutlara ulaşırken Meksika’da ya da Asya’da finansal krizler yaşandı. Benzer bir durum 2001’de Türkiye’nin, özellikle Bankacılık sektöründe ve giderek bütün ekonomide yaşanan krizi açısından da geçerliydi.

Kemal Derviş’in uluslararası kapitalist sistemin politikalarının uygulayıcısı olarak ekonominin başına geçirilmesi ve Türkiye ekonomisinin neoliberal politikalar doğrultusunda düzenlenmesi siyasal planda iktidar değişimine AKP’nin iktidara gelmesine yol açtı. AKP uluslararası kapitalizmin kurallarına entegre olma konusunda her türlü adımı attı. Bu dönemde kapitalizmin krizi kontrol altına alma noktasında piyasalara para pompalaması bu likidite bolluğunun kolay borçlanmaya olanak sağlaması “nispi refah” görüntüsüne yol açtı. AKP bu konjonktürün bütün avantajlarından yararlanarak bir yandan halk desteğini arttırdı diğer yandan da kendi zenginlerini yaratacağı bir inşaat seferberliğini temel ekonomik tercihi haline getirdi.

Artık bu “tatlı hayat”ın sonuna gelmiş görünüyoruz. Halk arasında söylenen “borç yiyen kesesinden yer” sözü bir farkla geçerli hale geliyor; borç yiyip yandaşlarına büyük rantlar sağlayan, ahbap çavuş kapitalizminin en gelişkin örneklerini sunan AKP, süreçten bir çıkarı olmayan emekçi halk kesimlerine bu borcu ödetmeye çalışıyor.

Krizin kendi yanlış politikalarını bir sonucu olduğunu gizleyerek ve “dış saldırı” üzerinde durarak; güvenlik önlemleriyle ya da milliyetçilik dalgasını yükselterek sorumluluğu üstünden atmayı hedefliyor.

Devletin bu krizi çözecek becerisi yok
Ama ağır bir dış borç yükünün sürdürülemez olduğu koşullara doğru hızla yaklaşıyoruz. ABD ile olan güncel gerilim buz dağının sadece görünen yüzü. Üstelik gerçekler yastık altından dolarları çıkarın, Katar’dan milyar dolarlar geldi, dolarları yakın iPhone’ları parçalayın türünden saçmalıklarla örtülebilecek gibi görünmüyor. Devletin sorunu çözebilecek bir yönetim becerisi yok. Tek adama göre düzenlenen yapısı da bırakın sorunu çözmeyi sadece yeni sorunlar yaratıyor.

Şimdi bildikleri tek şeyi yapıyorlar krizden doğabilecek hoşnutsuzlukları bastıracak tedbirleri devreye sokmak. Her türlü muhalefeti bastırmaya çalışmak.

Bu noktada toplumsal muhalefete düşen görev krizden medet ummak olamaz olmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, ekonomik krizler her zaman demokratik bir açılıma imkân tanımaz; pekâlâ çok daha baskıcı bir dönem egemen sınıfların krizi çözme araçlarından biri olabilir. Tıpkı 12 Eylül 1980 Darbesi’nin 24 Ocak Kararları’nı hayata geçirmesi ya da 2001 Krizi'nin Siyasal İslamcıları iktidara taşıması gibi…


Türkiye başlangıçta yaptığı stratejik hatalarını gündelik ittifaklarla dengelemeye uğraştıkça, bazen ABD’yle bazen Rusya ya da İran’la ortak hareket alanları oluşturmaya çalışıyor. ABD ile çelişkiler ortaya çıkınca Rusya’ya, hatta unutulmuş AB’ye göz kırpmalar; Rusya ve AB ile çelişkiler ortaya çıkınca Trump’a güzellemeler düzmeye başlamalar Türkiye’nin dış politikada asli bir oyuncu olamadığını ortaya koyuyor.


Elbette bu, krizin sorumluluğunun mevcut iktidarın yanlış politikalarının bir sonucu olduğunu teşhir etme görevinden vazgeçilmesini gerektirmez. Toplumsal muhalefetin görevi bir yandan mevcut iktidarın krizdeki sorumluluğunu vurgulamak diğer yandan da krizin yükünün emekçi sınıflara yıkılmasına karşı çıkmak olmalıdır. Ancak sol bir yükseliş krizden demokratik bir çıkış yolunu gösterebilir.

Yeni rejimin inşasında Suriye’de sonuna yaklaşan savaşın son derece belirleyici bir rolünün olacağı görülüyor. Başlangıçtan beri gelgitli bir süreç izleyen Türkiye’nin Esad yönetimini yıkmaya endeksli politikası tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış durumda. Öyle görülüyor ki Esad, savaşın kazanını olmaya çok yakındır. Yıllarca süren iç savaşta büyük insani yıkımlara yol açan özellikle göç dalgası nedeniyle Türkiye’nin Suriye iç savaşının sorunlarını kendi içine taşıdığı bir sonuç ortaya çıkmış durumda. Üstelik “güvenlik” gerekçesiyle Afrin ve Menbiç gibi bölgelerde konuşlanmış olan Türkiye, yavaş yavaş kendi sınırlarına geri dönme gibi bir zorunlulukla karşılaşacak gibi görünüyor.

Küresel emperyalist güçlerin nüfuz alanı çekişmesinin tam ortasında kalan Türkiye başlangıçta yaptığı stratejik hatalarını gündelik ittifaklarla dengelemeye uğraştıkça, bazen ABD’yle bazen Rusya ya da İran’la ortak hareket alanları oluşturmaya çalışıyor. Ancak bu ortaklıkların aynı zamanda çelişkiler taşıması nedeniyle bazen PYD ve Kürtler konusunda bazen Esad yönetiminin desteklenmesi konusunda gerilimler eksik olmuyor. ABD ile çelişkiler ortaya çıkınca Rusya’ya, hatta unutulmuş AB’ye göz kırpmalar; Rusya ve AB ile çelişkiler ortaya çıkınca Trump’a güzellemeler düzmeye başlamalar Türkiye’nin dış politikada asli bir oyuncu olamadığını ortaya koyuyor.

Şimdi çok daha zor bir dönemece giriliyor: İdlib. Esad yönetiminin silahlı muhaliflere son bir darbe vurmak için İdlib’e bir harekât düzenleme hazırlığında olduğu bir sır değil. Esad, Rusya ve İran’ın desteğini aldığı PYD ve Kürtlerle yeni rejimdeki statülerinin ne olacağına dair müzakerelere başladığı koşullarda Türkiye için çember daralıyor. Bir yandan Suriye’deki güç dengelerine dahil olmak için destek verdiği cihatçı grupların devre dışı bırakılma ihtimali diğer yandan daha da önemlisi kızışan savaştan kaçacak ve sayıları milyonları bulacak insanların yaratacağı göç dalgası Türkiye’nin baş edilemez bir sorunlar yumağıyla karşılaşacağını ortaya koyuyor. Böyle bir durumun ortaya çıkması Suriye’de sürdürülen müttefikler oyunun da sonuna gelinmesi demek. Rusya ve İran, Esad’ın arkasında yer alırken ABD’nin Kürtlerle oyun kurmaya çalışması Suriye politikasını Esad ve Kürtlerin kazanmaması üzerine inşa eden Türkiye’nin boşa düşmesi anlamına gelecektir.

Emperyalistlerden medet ummak…
AKP-MHP bloğu açısından bu son derece çetrefil sorunları çözebilme mümkün görünmüyor. Ama bu durum kendiliğinden bir değişimin kapısını aralamayacaktır. Esas sorun bütün bu rejimi daha kendini bütün yönleriyle kuramamışken durdurabilmektir. Ne ekonomik krizden medet ummak, ne Suriye’de içine sürüklenilen açmazlar ne de ABD’nin yaptırımlarından beklentiye girmek, solun ve toplumsal muhalefetin stratejisi olamaz. Tarih çok net olarak göstermiştir ki emperyalistlerden demokrasi beklemek her zaman halk kitleleri için bir hüsran olmuştur. Aynı şekilde ekonomik krizlerin doğrudan bir biçimde demokratik rejimlere yol açacağı ham bir hayaldir.

Bu ülkede gerçek bir demokrasinin kökleşebilmesi özgürlüklerin gelişebilmesi sadece ve sadece sol bir muhalefetin güçlenmesine ve yükselişine bağlıdır. Bunun olmadığı koşullarda emperyalist politikalara yedeklenmek ya da tek adam rejimine payanda olmak kaçınılmazdır. Solun sosyalistlerin şimdi şapkayı önlerine koyarak böyle bir yolun nasıl açılacağı üzerine kafa yorması ve mutlaka ama mutlaka bunu lafta kalmayan bir pratikle taçlandırması gerekiyor. Şimdi hayatın her alanında adeta iğneyle kuyu kazar gibi sabırla ve inatla toplumsal bir muhalefeti örgütlemek zorundayız. Solun da ülkenin de geleceği bu görevin başarılmasına bağlıdır.

En Çok Okunan Haberler