Emperyalizmin son aşaması: Her yer savaş, her yer direniş-1

Ahmet Öncü - Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi

Giderek derinleşen küresel krizin nelere gebe olduğu hakkında sonu gelmez öngörü ve yorum yapılıyor. Kimisine göre ise ortada ne kriz, ne de abartılacak bir risk bulunuyor. Olup bitenler aslında vukuat-ı adiyeden şeyler. Bunlara göre, 2018 dünya ekonomisinde son on yılın en iyi, en umut vadeden yılı olacaktı. Bu tür görüşleri ya saf ya da belli çıkarları temsil eden art niyetli kimselerin söyleyebileceğini belirterek bir kenara bırakalım. Küresel ortamın genelinde belirsizlik o denli arttı ki insan meseleye nereden girebileceğine dahi karar veremiyor. İşte bu gibi anlarda Gramsci’nin klasikleşmiş sözlerini hatırlamakta fayda var: “Kriz, kesinlikle eskinin ölmekte olduğu, yeninin ise bir türlü doğamadığı gerçeğinde yatmaktadır; bu çatışma aralığında çok çeşitli ölümcül belirtiler ortaya çıkar.”

Etrafımıza şöyle bir baktığımızda, çok sayıda tehlikeli belirtinin ortaya çıkmış olduğuna dair herhangi bir şüphemiz kalmıyor. Sondan başlayarak bir kısmını sayalım (bu yazı 9 mayısta kaleme alınmıştır): İran ile varılan nükleer antlaşmadan ABD’nin çekilmesi; İsrail’in bunu desteklemesine karşın İngiltere de dahil AB’nin İran’dan dolayısıyla da Rusya’dan yana tavır alması; ABD’nin Çin’e karşı nasıl sonuçlanacağı bilinmeyen “ticaret savaşı”; aşırı borçlanmış ABD’de patlayabileceğinden korkulan varlık köpükleri; AB’de her an başlayabilecek bir banka krizi; ABD’de faizlerin yükselişi ile doların değerlenmesi ve bunun tetikleyebileceği olası kur savaşları; hâlihazırdaki dolar para sistemine karşı Rusya, Çin ve İran’ın altın temelli bir para sistemi kurma arayışları; Arjantin, Türkiye, Endonezya gibi cari açık veren yükselen ekonomilerde aşırı borçlanmanın sonucunda hızla derinleşen iktisadi ve siyasi kriz; Venezuela’da sonunun nasıl geleceği belli olmayan hiperenflasyon; dünya genelinde varlık ve gelir bölüşümünde görülmedik kötüleşme; bir çok ülkede yeni tür bir otoriter sağın yükselişi; ABD’nin Suriye’ye füze saldırısı ve Suriye’den çıkmayacağını açıklaması; Orta Doğu’da barış umutlarının uzunca bir zaman için son bulması; Yemen ve Suriye’de derinleşen savaşa ek olarak Lübnan ve İran’ın ABD ve İsrail tarafından yeniden hedef tahtasına konması; ABD’nin İran nükleer antlaşmasından çekilmesiyle Kuzey Kore ile yürütülecek müzakerelerin şimdiden boşa çıkması; ABD’nin Rusya’da rejimi sarsabilecek yeni ekonomik yaptırımları devreye sokmasıyla bu ülkeler arasında süregelen çatışmacı ilişkinin daha da derinleşip, nükleer savaş olasılığını hiç olmadığı kadar artırması ve daha niceleri.

Üç bölüm halinde yayınlanacak bu yazıda, Gramsci’nin sözleri günümüzün bu hassas küresel ortamı bağlamında yorumlanacak. Ölmekte olan eskinin ne olduğu, bir türlü doğamayan yeninin nasıl tanımlanabileceği ve önümüzdeki dönemlerde daha ne gibi ölümcül belirtilerin ortaya çıkabileceği genel hatlarıyla tartışılacak.

Liberalizm mi, emparyalizm mi?
Tartışmamıza Kojin Karatani’nin Tarih ve Tekerrür adlı kitabıyla giriş yapalım. Karatani’nin başka niteliklerinden dolayı da çok değerli olan bu kitabını bizim için burada önemli kılan, 1990 sonrasında ortaya çıkan dünya düzeninin liberal olmadığını açıkça öne sürmesidir. Ona göre, Cliton’ın başkanlığa gelmesiyle birlikte çokça varsayıldığı üzere liberal bir dönem başlamamış, aksine ABD sarsılan hegemonyasını yeniden kurmak üzere planlı bir emperyalist saldırıya geçmiştir. Bu gerçeği, aynı dönemi neoliberalizm tabiriyle tanımlayan yaklaşımların niyet etmeden de olsa kafa karşıtıran çözümlemelerine karşı uyanık kalmak için özellikle akıldan çıkarmamak gerekir. Bu tür yaklaşımlara göre, 1990 sonrasında Keynesçi olarak adlandırılagelen devlet güdümlü bir kapitalist ekonomiden, serbet piyasacılığa geçilmiş olduğundan, ondokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başında hâkim olan liberalizme geri dönülmüştür. Bu nedenledir ki bu tarihsel tekerrür yeni-liberalizm yani neoliberalizm olarak tanımlanabilir. Karatani, bu görüşe tarihin tekerrür ettiği noktasında katılmakla birlikte, tekerrür edenin liberalizm değil, emperyalizm olduğunu söyleyerek karşı çıkar.


Gerçekten de ondokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başı Hobson, Lenin, Kropotkin, Hilferding, Veblen gibi bir çok teorisyenin ayrıntılı biçimde tanımladığı üzere emperyalizm çağıdır. Klasik emperyalizm diye de anılan bu dönem takriben 1870’de başlar, 1930’larda ABD’nin yeni hegemon olarak yükselişe geçişiyle biter. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, Sovyetler Birliği’nin iktidar alanı dışında kalan dünyanın neredeyse tümünde üstünlüğü ele geçirerek, altına dayalı dolar sistemi çerçevesinde yeni bir küresel hükümranlık rejimi kurar. Söz konusu bu rejim, savaş boyunca dünyayı tehdit etmiş olan Nazizmin yıkılması sonrasında kapitalizme alternatif olmaya devam edecek olan Sovyet ve Çin sosyalizmlerine karşı varlığını sürdürmüş olsa da, aslında önceki dönemin İngiliz emperyalizmini sonlandırır. Ondokuzuncu yüzyılın başlarında Birleşik Krallık’ın İngiliz liberalizmini kurarken yapmış olduğu gibi, ABD, denetimi altındaki bölgelerde küresel ticareti yeniden canlandırıp, liberalizmi kendi kurumsal mantığı temelinde bir kez daha inşa eder. Kısacası, öyle ya da böyle 1950’lerden 1990’lara kadar bir şekilde devam edecek olan sözde Keynesçi dönem özünde Amerikan liberalizmi dönemidir.

Amerikan liberalizmi ise Franklin Delano Roosvelt’in 1933 yılında başkanlığa gelmesiyle depresyona son vermek amacıyla yürürlüğe soktuğu Yeni Sözleşme ile başlar. Roosevelt, işsizlik ve yoksulluk içinde çaresizlik içinde kıvranan halkına seslendiği başkanlık yemin töreninde, Yeni Sözleşmeyi tarihe geçen şu sözlerle başlatır: “Her şeyden önce, izin verirseniz, belirtmeliyim ki korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir …” Yeni Sözleşme, iyi düşünülmüş ve planlanmış bir liberal toplumsal sözleşme projesidir. Projenin üçayağı vardır: yardım, canlanma ve reform.
Yardım, yoksullaşmış, üretimden elini ayağını çekmiş çiftçilere, yıllardır işsiz olduklarından cebine tek kuruş girmediğinden hayırsever kuruluşların verdikleri ile ya da çöplerden topladıklarıyla karnını doyurabilmiş milyonlarca emekçiye, para bulup aileye destek olsun diye sokağa salınmış okul çağındaki çocuklara, gençlere ve sessizce ölüme terk edilmiş emeklilere acil olarak el uzatır, onları sahiplenir, umutlandırır.

Canlanma, yardım eli uzatılarak hayat suyu verilen geniş halk kesimlerine kalıcı ve yüksek bir refah düzeyi sağlama hedefine yönelir. Projenin klasik liberalizmin “piyasa toplumu” ütopyasıyla örtüşen en önemli öğesi budur. Piyasanın büyütülmesi ve derinleştirilmesi şeklinde tanımlanan ekonomik canlanmayı, devletin asli görevi olarak benimser. Bu nedenle de kelimenin gerçek anlamında liberaldir. Dahası, ekonomi denen şeyin bir avuç spekülatörün rant (kira) gelirlerinden ibaret olmadığını, bunun tam aksine yurttaşların yaşamı demek olduğunu “korkmadan” ilan eder. Açık bütçeden ve parasal genişlemeden enflasyon yükselir diye çekinmeden, kamu harcama seferberliğine girer, ekonomi genelinde talebi yükseltir ve böylelikle özel sektörü reel yatırımlara teşvik eder.

Reform, öncelikle reel ekonomiden tümüyle kopmuş finans ve bankacılık sektörünü sıkı bir denetim altına alan Banka Kanundur. Bu temel kanuna bağlı olarak, devlet hazinesinin ve bankaların üretim ekonomisini fonlamalarını sağlamak amacıyla bir dizi yasa ve kararname geçirilir. Bu üçüncü ayak, Amerikan liberalizmine ayırt edici özgünlüğünü verdiği kadar, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu hegemonyasının da temelini oluşturur. Buna göre, spekülatif yatırımların denetim altında tutulduğu, reel yatırımların teşvik edildiği bir dünya piyasası kurulması ve bunun büyütülmesi işine girişilir. Bu girişimin hedefi, herkesin kazanmasının sağlanması olarak özetlenebilir. Oyun teorisinin terimleriyle, bu, kazan-kazan sonucuna kilitlenmiş bir hegemonya projesidir. ABD, hem uluslararasında, hem de ulusların içerisinde sınıfların arasında herkese maddi refah artışı sözü vermektedir.

Genel olarak değerlendirildiğinde, hegemonya girişiminde bulunan her devlet ikna edici bir kazan-kazan koşulu vaadiyle iktidar alanındaki dünyada bir düzen kurabilmiştir. Bu durum, ABD’den önce hegemonya kurmuş iki devlet, yani Hollanda ve İngiltere için de geçerlidir. Hegemonya krizi, lider devletin kazandığı, geri kalanların ise bu kazancı kendi kayıpları pahasına fonladığı kazan-kaybet sonucunun ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Bu süreç, yükselen yeni bir devletin alternatif bir hegemonya projesiyle tekrardan kazan-kazan sonucunu üretebileceğini dünya gündemine taşımasıyla derinleşmiştir. Bu aşamaya gelindiğinde dünya sistemi çöken hegemonla yükselen hegemonun arasındaki bölünmüşlüğünden dolayı anarşi ve kaosa sürüklenirken, artan güvenlik kaygıları ve nihayetinde savaşlar neticesinde dünya ticareti yavaşlamış, dönemsel olarak daralmıştır. Dünya piyasasının bir savaş alanına dönüşmesiyle liberal söylem gerilemiş, bölgeci ve ulusalcı söylem ve akımlar öne çıkmıştır. Aslında bu aşama, lider devletin, öncesinde liberalizmden uzaklaşıp, emperyalizme yöneldiği, sonrasında ise bu eğilime bağlı olarak uluslararasında düşmanca rekabet ve çelişkilerin derinleşmesiyle denetlenemez bir hal alan finansal krizlere karşı bir çözüm olarak savaşçı politikalara sarıldığı, hegemonyasının son aşamasıdır. Yakın tarihe baktığımızda, 1990’lardan günümüze kadar aşamalı olarak olup biten kabaca budur.

Bu, aynı zamanda birkaç eklemeyle Karatani’nin dünya kapitalizminin son iki yüzyılına dair yorumunun da kaba bir özetidir. Yalnız, Karatani bununla kalmamakta, geleceğin nasıl şekillenebileceği hakkında önemli ipuçları sunabilecek bir genelleme girişiminde de bulunmaktadır. Ona göre, her hegemonya yüz yirmi yıl sürmektedir. Bu sürenin ilk altmış yılında lider devlet liberalizmin bir yorumuna dayanarak, dünya sistemindeki çatışmaları denetim altında tutabilmekte, böylelikle de iktisaden istikrarlı, toplumsal olarak gelişmeci, siyaseten barışçıl bir dünya düzenini gerçekleştirmektedir. İkinci altmış yılda ise emperyalizme dayalı bir rejim inşa ederek dünya sistemini krizlere açık hale getirip, hegemonyanın çöküşüne doğru koşmaktadır. Bu açıdan, Karatani, İngiliz ve Amerikan hegemonyalarının alt-dönemlerini şu şekilde belirler: İngiliz hegemonyasının liberalist dönemi 1810-1870, emperyalist dönemi ise 1870-1930’dur. Amerikan hegemonyasının liberalist dönemi 1930-1990, emperyalist dönemi ise 1990’da başlamış olup, hâlihazırda devam etmektedir. Karatani’nin dediği gibi, eğer tarih yapısal olarak tekerrür ediyorsa, Amerikan hegemonyası 2050’de sona erecektir. Ancak, dünya sistemi son dönemde yapısal bir dönüşüme uğramışsa, Amerikan hegemonyası daha erken bir tarihte de sona erebilir. Dahası, ABD hegemonyasının sonu kapitalizmin de tarih sahnesindeki yerini yeni bir dünya sistemine bırakmasına eşlik edebilir. Bu sorulara yazı dizimizin üçüncü bölümünde döneceğiz. Bundan önce, bu tartışma için gerekli olan genel bir çerçeve oluşturacağız.

İkinci bölümde Trump yönetimi altında ABD’nin iktisadi, siyasi ve güvenlik cephelerinde sürdürdüğü savaşçı politikalara odaklanarak, dünya düzenini tehdit eden tehlikeli belirtilere bakacağız. Amacımız, Amerikan emperyalizminin neden her alanda savaşa yönelmiş olduğunu, bu genel savaş politikasının stratejik hedeflerini ve neden her cephede güçlü bir direnişle karşılaştığını anlamak olacak. Yani, neden her yerin savaş, her yerin direniş olduğunu anlamak için ilk adımımızı atacağız. Üçüncü bölümde ise, ABD’nin zoraki hegemonyasına devletlerin, halkların, sınıfların ve sosyal hareketlerin direniş biçimlerini ve bunların dünyamızın geleceği açısından etkilerini değerlendireceğiz. Bizden ayrılmayın!

En Çok Okunan Haberler