Esaslı kederlerimiz

Katalan yazar Cabré’nin “İtiraf Ediyorum” romanını yeniden okuyorum. Çayın bir lira olduğu Bostancı’da bir kahvede. Bazı romanların okunması aceleye gelmemeli, aslında hiçbir şey aceleye gelmemeli. Neyi acele yaşıyorsan gerçekte yaşamıyorsundur.

İyi bir roman, insana bir ruh giydirir, bana da öyle oldu. Roma’da papaz okulu öğrencisi Ardevol, âşık olduğu Carolina’yı manavın önündeki kamyonetten elma dolu kasaları indirirken izler. “Üç kasa elma, savaş zamanında Tanrı’nın armağanı; güzelliğin yanı başında geçirilen üç tatlı an…” Carolina’nın annesi Ardevol’u fark edince ona kasadan iki tane elma alıp verir, iki kırmızı elma… Yüzü kızarır Ardevol’un, elmaların çağrıştırdığı şeyler yüzünden.

Bu satırları okurken aklıma Cemal Süreya’nın “Elma” şiiri geldi, “Sen çırılçıplak elma yiyorsun / Denizin ortasına kadar elma yiyorsun / Yüreğimin ortasına kadar elma yiyorsun / Bir yanda esaslı kederler içinde gençliğimiz…”

İnsanın kederi olacaksa esaslı olmalı değil mi ama, öyle eften püften kederlerle nereye kadar. Esaslı kederler içinse şiire inanmak gerekli galiba, hani sadece yazılan, söylenen, edebi bir tür olarak şiiri kastetmiyorum, geniş olanını, evrenden geniş… Sokaktan geçen herhangi biri için o üç kasa elma, sadece üç kasa elma, papaz okulu öğrencisi Ardevol içinse şiirin kendisi.

İyi roman insana bir ruh giydirir… Şiire olan inancımı düşünürken Bostancı’daki bu kahve gözüme başka türlü görünmeye başlıyor, geniş pencerelerinden içeriye süzülen güneşi fark ediyorum. Romanda sahneler nasıl iç içeyse, Ardevol’un zihninde yaşadığı zamanla şimdiki zaman bir arada veriliyorsa, okurken de sık sık bana öyle oluyor. Bir bahar günü deniz kenarında ilerleyen bir otobüsteyim, benim Carolina’mla birlikte gazete okuyoruz, esaslı kederlerimiz var çünkü. Daha sonra ayrılıp uzak bir şehire gittiğim zaman aynı gazeteyi aynı saatte alıp, onun da o an aynı satırları okuduğunu düşünerek ve memleket meselelerine kederlenip öfkelendiğini bilerek…

Şiire inanmak, Marguerite Duras’ın dediği gibi, kişinin kendini kaybetmemesidir, tatlılığı kadar öfkesini, sevme yetisi kadar nefret etme yetisini, çılgınlığını, saflığını… Duras’a göre asıl siyasi olan, insanı insan yapan bütün bu özellikler, yani şiirin kendisi. Şiire inanmak, her şeye güven duymakla ilgiliydi, insan hayata güvenini yitirdikçe şiir de kayboluyordu.

Zor zamanlardan geçiyoruz ve bu geçiş kolay kolay bitecek gibi görünmüyor. Mektubunda “Huzursuz zamanlar, Ingeborg. Huzursuz, tekinsiz zamanlar. Nasıl başka türlü olabilirdi ki zaten: Çoktan gelmişti bile” diye yazan Paul Celan’a verdiği yanıtta Ingeborg Bachmann, “Önümüzdeki günler için sana umutlarımı yolluyorum!” diye yazmıştı. İki şairin mektuplaşmalarının olduğu “Kayıp Zaman” kitabını yeniden okuma ihtiyacı duyuyorum. Celan’ın “Çoktan gelmişti bile” sözü, esaslı bir keder yaratıyor içimde, her şey göz göre göre gelmemiş miydi başımıza?..

Bruce Fink’in “Lacancı Psikanalize Giriş” kitabında vardı. Bir hastası, “Keyfimden keyif alamıyorum” diye yakınıyordu, insanın şiirini yitirmesi de böyle bir şeydi, insanın keyiflenmek için kendine izin verememesi. Günümüz felsefesi, boşuna “arzu”yu bu kadar merkeze almıyor. Vaneighem’in Türkçeye çevrilmemiş kitaplarından birisinin adı “Arzular Kitabı”. Vaneighem, bu sistemi, bir tür ölüm laboratuvarına benzetiyordu, stres, sinir gerginliği, şartlandırma, kirlenme, hastalıktan beter tedaviler, birer “ölüm tohumu”ydu ona göre. Vaneighem, şiir için de, “yaratıcı kendiliğindenliğin örgütlenmesi” diyordu. Lacan’ın dürtü ve arzular arasında uyumu amaçlamasına benziyordu bu yaratıcı kendiliğindenlik.

“İtiraf Ediyorum”un üçüncü bölümü, Josep Maria Morreres’ten bir alıntıyla başlıyor: “Gençken kendim olmak için savaşıyordum; şimdilerde olduğum gibi olmayı kabulleniyorum.” Cabré, bu bölümün sonlarına doğru anlatıcının masumiyet çağının sona erişinden bahsederken, çocukluğu “zehirli bataklıklarda ışıldayan çiçeği koklayabilme yeteneği” olarak tanımlıyor. Esaslı bir keder…

En Çok Okunan Haberler