Eski Bir Gazetecinin Evrak-ı Metrukesi

Metin Abi’yle (Erksan) mutad hafta sonu gezilerinin birindeydik. Galatasaray Lisesi’ni ve postaneyi geçtikten hemen sonra İstiklal’den Tünel’e uzanan caddenin başında, pasaj gibi bir yerin önünde durduk. Metin Abi, girişteki ‘Danişment Geçidi’ tabelasını okuduktan sonra doğrusu onun ağzına çok yakışan sunturlu küfürlerinden birkaçını sallayıp içeri doğru yürüdü gitti. Ben de arkasından tabii ki. Girişte sıralanmış şapkacı, düğmeci ve çantacı esnafı, bu siyah takım elbiseli, fötr şapkalı, gösterişli adamın sebepsiz küfrüne pek bir anlam veremeden bir süre arkasından baktılar.

Pasajın girişindeki dar yoldan, insanın içine ferahlık veren küçük bir meydana vardık. Aslında bir iç bahçe gibi duran avlunun ortasındaki taburelere oturarak çaylarımızı söyledik.

Metin Abi, “İki yüz yıllık Hacopulo Pasajı’nı Danişment Geçidi yapan kafa…” falan diyerek biraz daha söylendikten sonra, etrafımızda yer alan ve bir kısmı metruk olan dükkânlardan birini işaret ederek konuştu: “Şu 13 numaraya bak bakalım doktor…”

Hemen baktım tabii ki. Şimdi arkasından soru gelir. Yanılmamışım; sınav başladı: “Burası bir gazete matbaaasıydı, bil bakalım kimin matbaasıydı?”

“Eee..?”

“Tamam, neyse, onu bilemezsin... Ahmet Mithat Efendi’nin matbaası vardı. Galiba üzeri de eviydi” diyerek affetti.

Bu kadar ucuza kurtulamayacağımı tahmin ediyordum ki ikinci soru geldi:

“Peki, burada bir gazete çıkarılırdı. Namık Kemal de başyazarıydı..’’

“İbret!” diye atladım heyecanla…

 Hiç öyle takdir, iltifat falan yok. Duymamış gibi devam etti:

“Namık Kemal 23 yaşında başladı gazeteciliğe. Aynı yaşta başlamışız demek ki. 1952’de Dünya gazetesinde ‘Kamera’ takma adıyla film eleştirileri yazıyordum ben de. Namık Kemal o yaşlarda Tasvir-i Efkar’a yazıyordu. Bir süre sonra da, buraya geldi, İbret’in başına geçti. Ahmet Mithat Efendi ile birlikte.”

Biraz durdu, çaylar gelmişti bu arada. Devam etti:

“Gazetecilik, haysiyet meydanıdır, namuslu adam işidir. Dönem Abdülazizli, Abdülhamitli istibdat dönemi. Bırakırlar mı öyle! Fincancı katırlarını ürküttükleri için ikisini de tutuklayıp sürdüler sonra…’’

Şimdi ilk defa açıklıyorum; benim gazetecilik deneyimim Metin Erksan’dan daha eskidir ve bunu ona hayattayken söyleyecek kadar da deli değildim tabii ki!

En iyisi, biraz geçmişten söz ederek anlatmalıyım bu meseleyi. Kızılırmak’ın kenarında, sırtını Ziyaret Dağı’na yaslamış, güneyinde Zelve yazısı, batısında Kızılöz, doğusunda Karşıbağ olan, çanak biçimindeki bir kasabada doğdum ben. Tarif, ilkokul öğretmenim Mehmet Güneren’indir. Günahıyla sevabıyla. Rahmetli olduğu için doğrulatma şansınız da yok!

Bu, yazları sıcak ve kurak, kışları, başka bozkır kasabalarının aksine birazcık ılık ve yağışlı, yine de soğuk ve ayazlı geçen, sakin, rint ve çelebi kasabanın adı Avanos’tur.

Kasabanın, Aşağı Mahalle diye bilinen ve daha çok çiftçilikle uğraşan kalabalık ailelerinin yaşadığı mahallede, Köselerin Mevlüt’ün dördüncü oğlu olarak doğdum. Orada büyüdüm. İlkokulu da hemen üç adım ötede, Ensepınar’ın altındaki Alaaddin İlkokulu’nda okudum.

Üçüncü sınıftaydık galiba ve 

Mehmet Güneren Hoca, bir ders sırasında, hepimizi hizaya sokup uygun adımlarla Avanos Halk Kütüphanesi’ne götürdü.

Hayranlıkla baktığımı hatırlıyorum geniş raflara sıralanmış, sırtı kalın, kara, karton ciltli kitaplara.

Avanos Halk Kütüphanesi’nin, orta boy kartvizit büyüklüğündeki açık sarı renkli üyelik kartı, çocukluğumun her kapıyı açan mucizevi özelliklerine sahip pasaportuydu adeta. Misal; bedavaya ve kimseye haber vermeden, Jules Verne’nin ‘Esrarlı Ada’sında gezebiliyordum kafama göre. Ne soran var, ne karışan. Sonra, bi sürü tanıdığa rastlıyordum. Mesela, “Notre Dame’nin Kamburu”ndaki Quasimodo bizim Sarıdırlı Yaşar’a ne kadar çok benziyordu! Esmeralda da benziyordu birine ama onu söyleyemem şimdi. Ya da, Steinbeck’in ‘Bitmeyen Kavgası’nda, ölen arkadaşının ardından konuşan işçinin son sözleri: ‘Yoldaşlar, o, bu dünyada kendisi için hiçbir şey istemedi.’ İyi biliyorum; bu cümlelerle döşendi, bundan sonra dünyanın kalbine yaptığım tüm yolculukların taşları.

Yıllar sonra, Belgrad’ın bir dağ köyünde bir başka hikâye üzerinden yine karşılaşacağım İvo Andriç’in ‘Drina Köprüsü’ndeki zalim Abid Efendi, bildiğin bizim bedenciydi işte. Pearl S. Buck’un ‘Ana’sı anam,  Orhan Kemal’in ‘Gurbet Kuşları’ndaki baba, benim babam, Kerim Korcan’ın ‘Linç’indeki Arap Kadir de abimdi…

Okumak bende yazmak denen eylemi de aynı anda doğurdu.

‘Kitaplar, sözcüklerin büyüsüyle buluşturmuştu beni ve önce okuyarak, sonra da yazarak, dışardaki dünyanın bana dayattığı gerçeğe çoktan başkaldırmıştım.’ Yoksulluğun ve çaresizliğin dizboyu hüküm sürdüğü bir coğrafyanın ortasında, gerçek hayatı, kendi kurguladığım yaşamlara feda ederek, hem bana dayatılan hayatı reddediyor, hem de kendi hayal ettiğim bir dünyanın yazarak da gerçekleşebileceğine inanıyordum.

‘Etrafımdaki yaşamın beni doyurmaktan aciz olduğu arzuları bastırmak, etrafımda keşfettiğim boşlukları kendi uydurduğum hayaletlerle doldurup donatmak için hayal gücü ve sözcükler aracılığıyla bir dünya yaratabilmeyi, bunun mümkün olduğunu öğrenmiştim.’*

Ortaokuldaki ilk gazetecilik deneyimim, okulun ‘İlk Adım’ isimli duvar gazetesidir. Sınıftaki ahşap rabıtaların mazot kokusunu hâlâ burnumda hissetiğim ortaokul yıllarımın Müdür Muavini Rıza Bey, öğle arasında gazozhanede şişe yıkayıp derse yetişmek için sınıfa doğru koştururken koridorun ortasında, duvarda epeydir değişmeden asılı duran ‘İlk Adım’ gazetesinin önünde durdurdu. Pek hayırla sonuçlanmaz bu beklenmedik duruşlar! Akşam kapalı sinemaya Yılmaz Güney’in filmine gitmiştim gizlice; okulun haysiyet 

kolundan gören oldu da, şikâyet mi ettiler acaba? Korkuyla bakıyorum yüzüne.

“Senin edebiyatın iyiymiş, öyle mi?”

“Öyle!” der gibi başımı yana eğiyorum.

Sağına doğru dönerek, elindeki ince uzun sopayla duvar gazetesini gösteriyor:

“Bu gazete sana ait artık, bundan sonra sen çıkaracaksın bunu. Yazıları toplayacaksın, resim bulacaksın. Bir de başyazı yazacaksın her sayısına. Okulumuzdaki güzelliklerden, başarılardan haber vereceksin… Anlaşıldı mı?”

Okulumuzdaki güzellikler, başarılar, öyle mi! Peki, okulumuzun pek meşhur ‘sıra dayaklarını’ da yazsam, ya da her sabah okul girişinde elinde makasla bekleyen müdür muavininin saçı birazcık büyümüş ergen arkadaşlarımın esmer ve masum kafalarında açtığı eşek tıraşı izlerini yayımlasam, Fransızca, fizik ve coğrafya derslerine öğretmen olmadığı için hâlâ noter Hasan Abi’nin, kaymakamın karısının, bir de mimar Rasim Abi’nin girdiğini anlatsam.

Yine de, sınıfa o gün ‘yeteneği erken farkedilmiş geleceğin başyazarı’ azametiyle girdiğimi hatırlıyorum. Duvar gazetemde neler mi yazıyordum?

‘Kasabamızı Tanıyalım’ köşesinde Avanos’un adının Selçuklu Beyi Evranos’tan geldiğini anlatan bir yazı (kimden almıştım bir türlü çıkaramadım) Preveze Deniz Savaşı yıldönümü ile ilgili 

Tarihçinin yazısı o günlerde ölen Aşık Veysel’le ilgili gazetelerden kesilmiş kupürler, birkaç akrostişli şiir ve ‘Faydalı Bilgiler’ köşesinde, kahve lekesi nasıl çıkartılır gibi bir şeyler.  

Ben, ‘İlk Adım’ gazetesini çıkartırken babam eve düzenli olarak kestiği kuponları özenle bir zarfın içine yerleştirdiği Hürriyet gazetesi alıyordu. 

Tamam, itiraf ediyorum, yeterince etik davranmadığımı, sorunlarımız yerine böyle tuhaf şeyler koyduğumu İlk Adım’a. Ama, babamın da kemal-i ciddiyetle okuyup kuponunu kestikten sonra katlayıp camekandaki çekyata bıraktığı Hürriyet gazetesinin  31 Mart 1972’deki manşetini de hiç unutamamıştım: “3 masum İngiliz’i öldüren şakiler ölü ele geçirildiler.” Kocaman da bir fotoğraf. Birbirinin üzerine yığılmış, parçalanmış, kurşunlanmış on delikanlı. Kardeşlerim... Şakiler… Gazetecilik…

Lisede, fen bölümü öğrencisiydim ama, Duvar gazetesine yazmak için edebiyatçı Zafer Hoca’nın etrafında çok dolandığımı iyi hatırlıyorum.

‘Hocam, bir duvar gazetemiz olursa, ben çalışırım. Ortaokulda da yapıyordum bu işi.’

Önce gazeteye isim arandı galiba ya da hep aynı isim miydi? Okulun duvar gazetesinin ismi ‘Sesimiz.’

70’li yıllar. Damarlarımda ilk gençliğin ve Türkçülüğün ateşi. Nihal Atsız’dan parçalar. Necip Fazıl’dan şiirler falan. Başyazıyı okul müdürü yazmış. Her şey çok açık ve anlaşılır: Kahraman bir ırkın ahvadıyız ve komünistler ülkemizi Moskova’ya satmak istiyorlar!

 Hayat, ‘Sesimiz’deki gibi basit ve anlaşılır değildi kuşkusuz. Avanos’ta lise yoktu. Her sabah kasabadan Nevşehir’e eski bir minibüsle geliyorduk. Çantamda anamın sarıp torbaya koyduğu tandır ekmeği, bazen evde yapılan sucuk. Sabahları yarım somun arasına ezilerek yayılan, jelatinli eritme peynir, minibüs yazıhanesinin çay ocağında içilen ‘ekmek çay.’ (bkz. Ekmek çay: Büyük bardakta içilen çok şekerli açık çay) Yine öğretmensizlikten boş geçen dersler, çantasında, okuldan bir çocuğun yazdığı ‘aşk mektubu’ bulundu diye tasdiknamesi verilip erken evlilik cehennemlerine 

gönderilen genç kızlar, Ferdi Tayfur şarkıları, bir türlü açılamadığım 2-A’daki o yeşil gözlü kız. Sorunlar hem toplumsal hem de duygusal boyuttaydı yani! ‘Sesimiz’ bunları duyurmuyordu bir türlü…

Ecevitçi dayım, babam memnun olmasa da eve Cumhuriyet gazetesi bırakmaya devam ediyordu, ‘bilinçleneyim’ diye.

Sonra Siyasal, Diş Hekimliği ve Tıp Fakültesi yılları. Babamla Siyasal’a kayıt yaptırmaya gittiğimiz ilk gün, duvarlarda boydan boya, kızıl bayraklı, demir yumruklu resimlerle dolu gazeteleri ilk gördüğünde rahmetlinin yüreğine iniyordu az daha… Duvar gazeteleri hep oldu hayatımda. 

80’li yılların onca sıkıntı ve kaosu içerisinde içimi serinleten bir vaha gibi hatırladığım gazete ise Demokrat gazetesiydi. Demokrat iyi bir gazeteydi ve 22 Temmuz 1980 tarihli sayılarının manşetinde, işkenceyle öldürülen gazeteci arkadaşları Recai’nin ölüm haberini verirken söyledikleri, ne yapmaya çalıştıklarını anlatmaya yetiyordu zaten: “Ne ilk ne de son olacak bu!. Ama yılmayacak, halkın gözü kulağı olmaya devam edeceğiz…”

Hemen birkaç ay sonra da malum darbe… Derin bir sessizlik. Nasıl bir ülkeydik ama mesela şöyle şeyler yazan gazeteler ve gazetecilerin olduğu bir ülke: “Kenan Evren’in söyledikleri, her 

hukukçunun ve her profesörün başucuna bir mukaddes kitap gibi asılacak cinsten sözlerdir. Öpüp öpüp başlarına koysunlar…” Bu utanç verici paragraftan beni ilgilendiren iki kelime kaldı diyebilirim: Asılmak ve öpüp başucuna koymak. 12 Eylül faşist darbesi 50 kişiyi astı ve onlardan biri olan Veysel Güney’in annesi, oğlunun öpüp başını koyacağı bir cenazesini bile bulamadan çekip gitti bu dünyadan.

Tıp Fakültesi ve sonrasında ise hep edebiyat dergileriyle hemhal oldum. Şiirler, yazılar gönderiyordum. Günlük gazetelerle pek bir işim yoktu sanki. Peri Gazozu hikâyelerinin sebebi olan Radikal ve ardından BirGün’e kadar…

BirGün benim gazetem. Kuruluşuna omuz vermeye çalıştım, okudum, okuttum ve yazdım. On iki yıl olmuş BirGün yayımlanmaya başlayalı… Bir sürü duygu bir arada şimdi. Cesaret, inanç, heyecan ve kendini aileden hissetme… Dilerim ömrü uzun olur.

Söz söylemenin bedelinin ağır ödendiği bir coğrafya burası. Ama Homeros, Odysseia’da şöyle der: Tanrılar ölümlülerin başına çorap örerler, gelecek kuşakların şarkısını söyleyecek bir şeyleri olsun diye.** Zalimlerin başımıza ördüğü çoraplar, galiba ileride çocuklarımızın söyleyeceği şarkılar olsun diyedir.

Borges ‘Sanat için anılar için şiir için belki de unutulmak için yaratıldığımızı’ söyler. Bilmiyorum doğrusu, belki de öyledir, ama bir şey kalacaktır mutlaka, namuslu ve onurlu insanların uğruna ölmekten çekinmedikleri sözleri, yazıları.

BirGün gazetesi gibi…

 

 Alıntılar:

*M.V.Llosa, Genç Bir Romancıya Mektuplar

**J.L. Borges, Yedi Gece

En Çok Okunan Haberler