Eylül işte, rahat bırakmıyor kimseyi

Sonbahar geldi. Hiç insafı yoktur. Bir kez daha anladık. Pastırma yazlarını hayal ededursak da, güneş bir sonraki bahara kadarki yokluğunun öfkesi ile adeta tırmalıyor yüzümüzü. Kışın bir vakti cebimizde bulsak sevineceğimiz çakıl taşları, şimdi ruhumuzun derinlerinden çıkıp gelen, hayatı anlamsızlaştıran soruların harcına karışıp aşılmaz duvarlar örüyor.

Eylülün hele hiç insafı yok. Kocaman çınarları söküyor yerinden. O çınarlar ki yalnız sulak verimli topraklarında değil güneyin, büyükşehirlerin işçi mahallelerinde, asfalt yolların kenarlarında, hatta beton fabrikaların içlerine kök atmışlardır. İşte bu yüzden sürülmüş, dövülmüş, işkenceden geçmiş ve hapis yatmışlardır. Yine de başı dik yaşamışlar aman dilememişler, el etek öpmemişler, yüzlerini güneşe dönmüşlerdir. Ta ki bir eylül rüzgârı yapraklarını döküp gövdelerini devirene dek.

Yalnız çınarlar mı? Ya yeni boy vermiş gepegenç meşe ağaçları? Güleç meşe ağaçları? Toprağa bakıp “Benim burada işim yok, başka yerlere gideceğim” diye tutturan inatçı meşe ağaçları? Salkım söğüt bile olsalar martıyı sevmeye daha çok hakları olurdu eminim. Ama meşeyken meşe illa da martıları sevmeye kalkmış işte. Yazın bir vakti boğazın sularına martılar gibi dalan çocukları da. İşte eylül, bu meşenin “Tam bu toprak benim toprağım, tam bu hava benim havam, bu su benim suyum” dediği sırada geldi. Her bir yanı hepimize tuzak olan bu şehrin tam orta yerinde. Rant inşaat diye tamah içinde, paralarının saymanın huşusundan gayri bir tek kutsal duygusu olmayanların umurunda olmayan bir sokakta. Onların beton pislikleri ile delik deşik olmuş bir yolda. Genç ve güleç meşe biçildi ve düştü toprağa. Dalları dallarımıza karışmıştı oysa. Farkında mı değildi? Sıradan çalılar, güvey otları, dağ kekikleri, pırnallar, ahlatlar, makiler yabanileri hayatın. Hepsinin yaprakları yapraklarına karışmıştı. “Hiç durmadan yağmur yağsın istiyorduk halbuki. Biz gürültüsüz sözcükler bulalım. Sarmaşıklar fısıldaşsın yine. Gidersek birlikte gideriz. Yeni sevinçler bulurduk hüzne benzeyen.”

Nedense, nedense Eren geliyor aklıma. 16 yaşında işçi. Grafiker. Tabela asarken yüksek gerilim hattından elektriğe kapılıyor ustasıyla birlikte. 17’sinde sigortasız ve ölü. Ne binaları gerilim hattına kadar uzatanlar, ne işi bu olmayan bir çocuğu oraya yollayan yöneticiler, tehlikeyi bilip uyarmayan hastane, yüksek gerilim hattının geçtiği tapuya müdahale etmeyen TEİAŞ, binaya ruhsat veren Esenyurt Belediyesi, ne hastaneye bu şartlar altında çalışma ruhsatı veren İl Sağlık Müdürlüğü sorumlu imiş olanlardan. Öyle diyor “bilirkişi”ler.

Belki Mustafa ile Gökhan’ın hayatları bu çocukların hayatlarına karıştığından. Erenlerin, Tahirlerin, Hıdırların, Mendereslerin adını sayamadığımız binlerin milyonların hayatına karıştığından. Hayatlarımız hayatlarımıza karıştıkça zulmün artmasından. Belki birbirine karıştıkça hayatlarımız sorumsuzlukla, umursamazlıkla, kasıtla ve zorla elimizden alındığından.

Rahat uyuyun diyeceğim ardınızdan ama… Eylül işte; rahat bırakmıyor kimseyi.

En Çok Okunan Haberler
  • 1986 yılında biz lisedeydik. Varşova Paktı ayaktaydı. Gülünün Solduğu Akşam'ı okudum. Kitabın kapağını
  • “Negri,Agnoli ve Anti-Parlamentarizm” başlıklı yazımda (BirGün, 13 Eylül 2011) çok kısa da olsa Agnoli’nin devlet ve
  • Biraz da dilden konuşalım... Bıkkınlık veren “siyasal gündem”den başımızı kaldırıp “Dil
  • Osmanlı'da "paşa" mebzuldür. Yani pek çoktur. Bize okullarda anlatılan Osmanlı tarihi bir "askeri tarih" olduğu için ben, sözü