Felsefi şiir üzerine bir yorum denemesi

NEZİHA ALTUĞ

Hiç bitiremediğiniz, okurken, bitmesini hiç istemediğiniz ve her okumanızda ilk kez okuyormuş gibi yüzlerce yeni anlam keşfettiğiniz bir şiir kitabınız oldu mu? Elinizden bıraktığınızda, okuduklarınızı düşünerek gezindiğiniz, sonra içindeki satırları ezberleme telaşına düştüğünüz, sayfalarca konuşulabilecek konuların bir satırda aktarıldığı bilge kitaplarınız olmuştur mutlaka. 2016 Atilla İlhan Şiir Ödülü’ne layık görülen Abuzer Gülpınar’ın Tekin Yayınları’ndan çıkan Kira Kuşları kitabıyla benim de oldu. Türk şiirinin 1940 sonrası teorik çerçevesinin çizilmesinde, şiirin temel sorunlarını Doğu-Batı içeriğinde şekillenmesinde, Atilla İlhan’ın kendince bir alanı temsil ettiğini söyleyerek başlamak istiyorum yazıma. İlk kitabı Başım Kirazlı ile Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne de layık görülen Abuzer Gülpınar; Kira Kuşları’yla bireyselliğin, özgürlüğün ve yaratıcı düşüncenin ortadan kaldırılışını, geçmişin yok edilişini, dil ve düşünce üzerindeki yozlaşmayı, bilimsel etkinlikleri, toplumsal sınıflara yönelik algıları, siyasi yapıların çelişkilerini, insan psikolojisinin yapısını ve bunun siyaset, eğitim, ekonomi, aile gibi kurumlarla ilişkisini ele alıyor.

Kira Kuşları, şiirin, içinde yaşadığımız çağın koşulları içinde insanın bulunduğu durumu göstermesi bakımından, şairin felsefi göze sahip olması gerekliliğini gözler önüne seriyor. Büyük şiirsel imgeler aracılığıyla, felsefi bir dünyayı gösteriyor. İmgeyi düşüncenin hizmetine sunarak şairin ‘felsefi göz’ edinmesini gerekliliğini vurguluyor. Felsefe, bize, zaten bunun için, yani felsefi bir göz edinmek için gereklidir. Felsefi bilgi üretmek için değil. Felsefi bilgi üretme işi, kuşkusuz şairlerin değil, felsefeciler ile filozofların işi. Felsefi göz derken kastettiğim, görülen şeyin ‘ne’ olduğunu, onu o yapan şeyin ne olduğunu görmektir. Problem edindiğimiz konu nesnesini bağlantılar içinde görmemizi ve nesneyi gözden kaçırmamamızı sağlar böyle bir göz. Şairler çoğu zaman, şair olmayan kişiler gibi bakarlar ve baktıkları şeyin ne olduğunu görmezler. Çoğu kişi gibi, şairler de, olup bitene, inandıkları dünya görüşü ve ideolojilerin ‘göz’üyle bakarlar ve olup bitenin ne olduğunu değil, olup bitenin zihinlerindeki tasarıma uyup uymadığını problem edinirler. Ve şiirlerini de tam bu algı durumu içinden yazarlar. Felsefi göz, ‘ideolojik göz’ün, ‘dünya görüşü gözü’ nün dışında bir gözdür. Felsefi göz ifadesindeki ‘göz’, kavramsallığı bakımından, duymayı ve hissiyatı da içine alan bir algıya hizmet eder. Kitaba bu gözle baktığımızda örneğin Platon’nun mağara alegorisine rastlarız bir şiirde: “Mağarasında gölgesiyle mutluymuş insanlar / Şeylerden sorumlu değilmişim, geç öğrendim.”

Kira Kuşların’da ilk bölümde kümelenmiş olan erotik şiirler bize Freud’un haz ilkesini anımsatır. İdden gelen ve üstbenin isteği ile benin baskıladığı cinsel içgüdüler, libido ekonomik bir şekilde kullanılarak tatmin edilmelidir. ‘Tenin iktidarı’ ile söylenilmek istenilen bu olsa gerek: “Tenin iktidarı başladı / İğneden kaçar yama / Bir elmaya kırk taş.” Freud, toplumların da bir üstbeni olduğunu söyler. Buna kısaca ‘kültürel üstben’ der. Bu kültürel üstben de bireysel üstben gibi ‘vicdani korku ve cezalandırma’ ile bastırılan taleplerin gerçekleşmesine izin vermez. Oysa id üzerinde sınırsız bir hâkimiyet mümkün değildir. Daha fazlasını istemek, daha katı baskılamak ya nevroza ya da bireyin mutsuzluğuna yol açar. O yüzden üstbenin katılığının yumuşaltılması gerekir. ‘Teklifsiz Dil’ şiiri kültürel üstbenin yumuşaltılması gerekliliğini anlatıyor: “Soyun! Hangi ayna hatırlayacak bizi / Mührü kırılsın tüm hücrelerin.”

Abuzer Gülpınar, kentlerde yaşanan duvarların arkasında ne olduğunu bilmeyen, merak dahi etmeyen, bütün zamanları devler tarafından programlanmış bir toplum tablosu çizmiş. George Orwell’in 1984’ü, gibi bir ruh halinin dile getirilmesi ve bir uyarı niteliğiyle nasıl yazmışsa o da 1984 şiiriyle bize, bu umudun ancak, bugün tüm insanların karşı karşıya oldukları tehlikenin, bireyselliği, aşkı, eleştirel düşünceyi tümden yitireceği gibi,(...) bunun ayırdına bile varamayacak bir otomatlar toplumu olup çıkma tehlikesinin farkına vararak kavranabileceğini: “Yüzyılın tüm gürültüsü beynimde / güçlü ellerden düşen çekiç hâlâ yerdedir” diyen dizeleri ile dile getirir. İnsan, etik değerlere ve insan başarılarına itikat edebilen bir varlıktır, ama aynı zamanda göz ardı edebilen bir varlık da.

Abuzer Gülpınar, Tarkovski gibi derin felsefi sorular ortaya atarak, onların yanıtlarını aramamızı salık veriyor. Tarkovski’nin mühürlenmiş zamanını, Zerkalo şiirinde “Zaman bir makyajdır” dizesiyle suratımıza vuruyor Gülpınar. Tarkovski’nin sanatsal geçmişine baktığımızda, varoluşçu bir dünya yarattığını fark ederiz. Filmlerinde yarattığı karakterlerinin zayıf kişiliğe sahip olduklarını, ama bu zayıf karakterlerin hiçbir zaman sorumluluktan kaçmadığını veya üstlendiği sorumluluğu başka bir kimseye devretmediğini görürüz. Gülpınar, Stalker şiirinde bunu şöyle dile getirir: “Siste kaybolanlar için / Zayıf olanın gücüyüm / Zayıf olanın gücüyüm.” Son dize tekrar edilerek zayıf olanların gücünün büyüklüğüne dikkati çeker. Onlar, dünyalı olduklarını bilerek sorumluluklarını da taşırlar. Abuzer Gülpınar’ın Kierkegaard’dan beslendiğini ‘Erotik Aşkın Keyfi’ şiirinden anlıyoruz. Kierkegaard’a göre ‘tekerrürün sevgisi’ mutlu olan tek sevgidir. Hiçbir zaman bıkılmayan sevilen eştir o. Tekerrürü isteyen olgunluğa erişmiştir. Hatırlamanın sevgisi huzursuzluk verir. Eğer tekerrürün sevgisi varsa hatırlamaktan korkulmaz. Gülpınar bunu şöyle dile getiriyor: “Soğuk geçmişin anahtarısın / Hatırlamak güvenlidir seninle // Havai dileklerim merdivensiz / Tekrarın sevgisini gördüm sende.”

Abuzer Gülpınar; Kierkegaard, George Orwell, Franz Kafka, Freud ve Andrei Tarkovski felsefelerini şiirlerine taşıyor. Şiir sadece estetik bir heyecan uyandırmakla kalmayıp, belli bir düşünceyi de iletebilmeli. Kurtarıcı rolünü üstelenen Abuzer Gülpınar gibi şairlere felsefi bir göz’ün ürünü olan Kira Kuşları gibi kitaplara dün olduğundan bugün daha fazla ihtiyaç var.

En Çok Okunan Haberler