Gayda melodilerine yolculuk: Edinburgh

Edinburgh (“edinboro” şeklinde telaffuz ediliyor), Avrupa’nın hakkı verilmeyen başkentlerinden. Popüler listelerde adına rastlamak çok kolay değil, ancak gerçek seyahatseverler ve özellikle kısa süreli, “city break” denilen şehir ziyaretlerini tercih edenlerin listelerinde sürekli yer alıyor. Eski ile yeninin, mimari eserler ile doğal güzelliklerin, tarihi doku ile eğlencenin birleştiği Edinburgh, çok daha modern ve kozmopolit olan, ülkenin en büyük şehri Glasgow’dan birçok yönüyle ayrılıyor ve bunu şehre ilk ayak bastığınızda anlıyorsunuz. Edinburgh’a doğrudan seyahat edeceğiniz gibi İngiltere’den trenle ulaşmak da iyi bir alternatif, çünkü Waverley Tren İstasyonu şehrin tam göbeğinde bulunuyor. Konaklama açısından yine merkezdeki Haymarket İstasyonu’nun karşısındaki Tune Otel ilk tavsiyemiz olsun. Süpermarket, bar ve lokantaların oldukça yakınında bulunan ve geniş odalara sahip otel özellikle çiftler ve tek çocuklu aileler için ideal.


Edinburgh Kalesi

Gizemli yeraltı koridorları
Edinburgh’u yeni ve tarihi kısım olarak ikiye ayırmak mümkün. Yaklaşık 1,5 kilometre uzunluğundaki, üzerinde şehrin daha modern kısmı kurulu Princes Caddesi’nin sonuna kadar yürüyüp Waverley İstasyonu’nun arkasındaki yokuşu hafif tırmandığınızda Edinburgh’un ünlü caddesi Royal Mile’e ulaşıyorsunuz. Bundan önce Princes Caddesi’nde yer alan, İskoç yazar ve şair Sir Walter Scott’a adanmış görkemli anıtı da ziyaret edebilirsiniz. Bu caddenin üzerindeki Cin Damıtımevi’ni de bu tür tarihi imalathanelere ilgi duyanlara mutlaka tavsiye ediyorum, genelde İskoçya dendiğinde akla ilk gelen içki (hatta su da dahil herhangi bir içecek) viski oluyor, ancak imalathanede söz konusu içkinin Britanya’ya nasıl geldiği ve tarihçesi hakkında çok yararlı bilgiler aldığınız gibi ülke tarihi hakkında da aydınlatıcı bilgiler size sunuluyor. Tipik bir müzeden farklı olan, şehrin göbeğindeki bu ufak mekandan pişman olmayacaksınız.


Edinburgh sokakları

Edinburgh’nun benim için en güzel yeri Royal Mile adı verilen ve Edinburgh Kalesi’ne bağlanan uzun cadde. Burası birçok sokak sanatçısı ve turistik ofislerin bulunduğu bir yer, ancak beni kendisine aşık eden bu değildi. “Close” adı verilen ve bu caddeye bağlanan dar sokakların her birisi sürprizlerle dolu. Örneğin bu uzun caddenin bir kısmını oluşturan Lawnmarket’e kuzeyinden ve güneyinden toplam 42 tane küçük sokak bağlanıyor. Bu sokaklara daldığınızda birçok ufak bar ve kafeyle karşılaşıyorsunuz. Bunlardan birisi olan Jolly Judge, James Court’ta bulunuyor ve küçük pasaja girdiğiniz anda tabelasını fark ediyorsunuz. Özellikle 18. yüzyıldan fırlamış bir iç tasarımı olan barda şöminenin başında ortamın keyfini çıkarabilirsiniz. Daha sonra rotayı Edinburgh Kalesi’ne çevirmek mümkün. Şehre tepeden bakan kaleye Royal Mile tarafından girip sağ tarafındaki patikayı izleyerek veda edebilirsiniz. Ancak Royal Mile ile işiniz bitmiyor. Edinburgh’daki gizemli maceralara karanlık bastırdığında devam ediyorsunuz, zira sizi büyük bir sürpriz bekliyor: Edinburgh Mahzenleri. Aslında buna mahzen demek biraz basit kaçabilir, zira Edinburgh şehrinin altında bir başka şehir daha var. 18. yüzyılda küçük tüccarların, demircilerin, nalburların, seks işçilerinin ve nihayetinde seri katillerin mesken tuttuğu bu uzun ve geniş alana yayılmış koridorlar bugün turistik geziler için aydınlatılmış durumda. Hayalet turları gibi para tuzaklarından uzak dursanız da bu mahzenleri mutlaka görmenizi öneriyorum. Merak etmeyin yanınızda sürekli bir rehber bulunuyor, yani kaybolmanız, kaybolsanız bile yolunuzu bulamamanız imkansız.


Ryrie's

Şehrin içindeki yüksek topraklar
İskoçya’nın lakabı “Highlands”, yani “yüksek topraklar”. Başkentin göbeğinde dahi bunu tecrübe edeceğiniz bir yer var. “Arthur’s Seat”. Edinburgh’un merkezinden 3 kilometrelik bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz Holyrood Park’ın içinde bulunan ve şehri kuşbakışı görebileceğiniz bir tepenin zirve noktası olan Arthur’s Seat’in etrafındaki patikalardan yolunuza devam ederek tüm parkı gezmeni mümkün, fakat belirtelim en azından 2-3 saatlik bir yürüyüş sizi bekliyor. Burada St. Anthony Şapeli’nin harabelerini de ziyaret edebilirsiniz, zira şapelin yapım tarihi 1000 yıl öncesine kadar dayanıyor. Özellikle Eylül-Nisan ayları arasında bu parkı ziyaret edecekseniz, sizi rüzgardan koruyacak elbiseler ve yürüyüş ayakkabıları giymenizde fayda var.
Tekrar merkeze döndüğünüzde bu uzun yürüyüşten sonra karnınızı doyurmak isterseniz adresiniz Sugarhouse Sadnwiches olmalı. Müşterilerinin isteklerine göre menüde olmayan sandviçler hazırlayabilen bu küçük aile kafeteryası, öğle yemekleri ve hızlı öğünler için harika bir seçim. Üstelik fiyatları da oldukça hesaplı, internet üzerindeki yorumlarını okursanız tavsiyemin boşuna olmadığını görebilirsiniz. Körili domates çorbasını mutlaka öneririm.


St. Anthony Şapeli ve Holyrood Park

Günün geri kalanında Holyrood Park’ın karşısında kalan Calton Hill’e tırmanıp şehri bir kez daha kuşbakışı görmek mümkün. Burası ayrıca Edinburgh’un en çok fotoğraf çekilen mekanı, sadece turistler değil, seyahat şirketleri de bu tepeden çekilmiş fotoğrafları kullanıyor. Günün sonunda stres atmak için önereceğimiz mekan ise mimarisi ile adeta sizi kolunuzdan çekip içeri sokan Ryrie’s Bar. Özellikle kolay ulaşılabilir olmasıyla içerideki turist sayısı normalden biraz daha fazla olabilir, dolayısıyla müdavimlerinin yerel halk olduğu publar için biraz daha arka sokaklar denenebilir.


Talbot's Tavern

Edinburgh bahsini kapatmadan önce İskoç halkından da bahsetmek istiyorum. Her ne kadar İngilizlerden belli oranda farklı olduklarını bilsem de (sonuçta kökü 1000 yıldan öncesine dayanan ve son yıllarda yine hortlayan bir bağımsızlık meselesi mevcut), İskoçlar beni fazlasıyla şaşırtan bir toplum oldu. Son derece cana yakın, kibar ve eğlencesini kontrolden çıkacak kadar abartmayan insanlar (ayrıştıkları önmli noktalardan birisi bu). Adanın o meşhur yağmuru biz sokakta yürürken bastırdığında St. John Kilisesi’nin rahibi kapısını açarak yerli ve turist demeden bizi içeriye buyur etmiş ve ıslanmaktan kurtarmıştı. Londra’nın o insanın üzerine gelen kalabalık ve benliğini kaybetmiş havası Edinburgh’a henüz uzak görünüyor. Karanlık bastırdığında şehir, lambaların köşelerini aydınlattığı dar sokakları ve serinliğiyle Penny Dreadful dizisinin setini andırıyor.

William Wallace’a kaçamak
İskoçların ulusal kahramanı, adına Mel Gibson’ın sinema tarihine geçmiş Brave Heart filmini çektiği William Wallace hakkında daha çok şey öğrenmek ve hazır İskoçya’ya gitmişken ülke tarihinde çok önemli yeri olan bir şehri görmek istiyorsanız Edinburgh’a trenle 1 saat uzaklıktaki Stirling istikametiniz olmalı. Trenler Waverley İstasyonu’ndan kalkıyor ve seferler yarım saatte bir. Stirling 1297’de Wallace önderliğindeki İskoçlar ile İngiliz kuvvetleri arasında geçen ve İskoçların büyük bir zafer elde ettikleri savaşın gerçekleştiği yer. Şehir merkezinden 1 saatlik bir yürüyüş ile ulaşacağınız William Wallace Anıtı aynı zamanda bir kule ve kulenin her katı Wallace ve İskoç Bağımsızlık Savaşı’nı temalı bir müzeye dönüştürülmüş durumda. Wallace’nın devasa boyuttaki kılıcı da koleksiyonun parçalarından. Anıtın tam karşısında ise, önünde Wallace’ın heykelinin bulunduğu görkemli Stirling Kalesi var.


William Wallace Heykeli ve Karşı tepede William Wallace Anıtı

En Çok Okunan Haberler