Gelecek endişesinden umuda

Siyaset gündemine ilişkin tartışmalar zaman zaman Cumhurbaşkanı’nın ilk kez muhalefet partisinin İstanbul İl Başkanlığı’na seçilen bir hanımefendinin eşinin (bir tarihte attığı bir tweet’le açıklamış bulunduğu) yediği yemeğin cinsi ve miktarına kadar düşse de, Türkiye’nin belki de tarihinin en önemli bir döneminden geçtiği hemen her gün yazılıp söylenen bir gerçek.

Bu yüzden Türkiye’de yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu ülkenin geleceğinden endişe duymakta. Bu endişe sermaye sınıfları dahil toplumun varsılıyla yoksuluyla her kesiminde var.

Aslında en başta AKP/Erdoğan iktidarı da ‘kendi bekaları’ konusunda ciddi bir endişe içinde. Bir türlü vaz geçemedikleri OHAL, tümüyle devre dışı bırakılmış bir parlamento, halkı yanıltma ve bilgilendirmeme aracına dönüşmüş bir medya ve hukuksuz yargı, yetmedi sivil silahlı güçler... Hepsi bunun için.

Hak, hukuk, adalet tanımadan, ahlak, izan, insaf düşünmeden, kırıp dökerek, korkutup sindirmeye çalışarak, ayrıştırıp düşmanlaştırarak, her türlü kötülüğü yaygınlaştırıp olağanlaştırarak yapıp ettiklerinin hepsi, bunun için; kendi iktidarlarının ömrünü uzatabildikleri kadar uzatabilmek için.

AKP iktidarı en çok ülkemizin özellikle güneyde, Irak ve Suriye’deki gelişmeler bağlamında, bir beka sorunuyla, bir bölünme sorunuyla yüz yüze olduğu iddiasından yararlanıyor; bu yüzden kendi ‘muktedir’ iktidarlarının devam etmesi gerektiğine birtakım çevreleri inandırmaya çalışıyorlar, elbette buna teşne olanlar da az değil ama sonuçta bu konuda yaratılan yaygın tereddütler ve endişelerden yararlandıkları da bir gerçek.

Oysa eğer ortada ülkenin gerçek bir bölünme veya beka sorunu varsa o sadece ABD ile bağlaşıklık içinde yürütülen ve bütün ülkeyi kamplaştırıp parçalayan kendi politikaların sonucu olacaktır. Bütün bölgeyi etnik-dinsel-mezhepsel ayrımlar temelinde yeniden yapılandırmayı hedefleyen ve bütün bölge halklarını büyük acılara ve felaketlere sürükleyen politikalarının sonuçları ortada. Güzelim Yugoslavya’yı parçalayarak şimdi acıyla hatırladıkları geçmişlerine yanan bütün Balkan halklarını aynı şekilde büyük felaketlere sürükleyenler de aynı emperyalist güçlerdi.

Geçenlerde Irak’ta yapılan referandum oylaması vesilesiyle, ülke sanki savaşın eşiğine gelmiş gibi bir hava yaratıldı. Şimdi Afrin’de aynı sorun gündemde.

Oysa normal koşullar altında herhangi bir ülkede yaşayan halkların nasıl bir idare altında yaşayacaklarına, ister özerklik, ister federasyon ya da başka bir şekilde, nasıl isterlerse öyle yaşamaya kendilerinin özgürce karar verebilmelerinden doğal bir şey olamaz. Bu konunun bir sorun haline dönüşmesine neden olan şey emperyalizmin güdümündeki kendi politikalarıdır.

Emperyalist politikaların şu veya bu şekilde bir parçası olmanın hiç kimseye, hiç bir halka beladan başka bir hayır getirmeyeceği tarihin defalarca kanıtladığı bir gerçek.

Türkiye 15 yıl gibi uzun bir süredir AKP/Erdoğan iktidarı tarafından böyle bir zihniyetle yönetiliyor. Bu politikaların geldiği yer de işte bu, kendileriyle birlikte ülkemizi getirdikleri felaketin eşiği.

Geliştirilmeye çalışılan; seçimleri, parlamentoyu göstermelik hale getirerek devre dışı bırakan, bağımsız yargı denetimini, hukuk devleti kavramını ortadan kaldıran bir düzen... Adına ister İslamcı faşizm deyin, ister diktatörlük ya da başka bir şey, ne derseniz deyin, bu konuda uzun uzadıya tartışmaya da, fazla söze de, gerek yok, her şey ortada.

Bu durumda ne yapılması, nasıl hareket edilmesi gerektiği konusunda da birçok şey yazılıp çiziliyor. Evet eksiğiyle fazlasıyla, doğrusuyla yanlışıyla, başta Haziran Hareketi, Veli Der ve diğerleri... Yapıp edilenlerin yanı sıra, halkın büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu endişe ve umutsuzluğu büyük bir umuda dönüştürecek bir şeylerin eksik kaldığı da ortada.

Aslında bunu da anlamak ve bilmek zor olmasa gerek, tarihten ders almak diye bir şey varsa eğer...
Mesela, 1930’larda, Hitler Almanyası’nda, İspanya’da, veya 12 Eylül öncesi Türkiye’de, faşizmin halkların başına o şekilde bela olduğu zamanlarda ve yerlerde ne yapılması gerekiyordu ise, ve ne yapılamamışsa, şimdi yapılması gereken de bundan başka bir şey değil.

Bunu bilmek ve anlamak gerçekten çok zor değil, bugün ülkemizde yaşayan insanların büyük bir çoğunluğunun kendisinin ve ülkesinin geleceğinden duyduğu endişe ve umutsuzluğu, büyük bir umuda çevirmenin yolunun buradan geçtiğini anlamak da zor değil.

Bu yüzden, kendimizi nasıl tanımlıyorsak tanımlayalım, ilericilik, demokratlık, sosyalistlik, komünistlik, devrimcilik... Bu gün gerçekte ne olduğumuzun ölçüsü bunu anlamaktan geçecek.

En Çok Okunan Haberler