Gericiliğe ve yoksulluğa karşı kadınlar vardır

GAMZE YÜCESAN ÖZDEMİR
Prof. Dr., Ankara Üniversitesi

8 Mart ülkemiz ve kadınlar karanlık bir dönemden geçerken daha da yakıcı bir anlama sahiptir. Memleketin içine girdiği yoksulluk girdabını en acımasız, en sert ve şiddetli deneyimleyenler kadınlardır. Gericilik döner yine emekçi kadınları vurur. Aynı kadın sırtına çöken karanlığı kaldırayım derken, kendi kurtuluşunu ararken, bu karanlığı dağıtacak itiraz, irade ve mücadelenin de taşıyıcısı olur. Dünyada ve memlekette işçi sınıfının ve bu sınıfın kadınlarının mücadele birikimini ve kazanımlarını hatırlamak, bugünün gericilik ve yoksulluk karşıtı direnişini daha güçlü kılacaktır.

Toplumdan “geçinemiyoruz" sesleri yükselirken, kadınlar çalışma yaşamında, toplumsal yaşamda ve ev içinde yoksulluğun en çok vurduğu kesimdir. Güvencesiz çalışma koşullarında işçileşen kadınlar, ücretli iş ilişkisi içine girse de yoksulluktan kurtulamıyorlar. Yoksulluk, hane reisinin kadın olduğu evlerde en kötü şartlarda ortaya çıkıyor. Diğerlerinden daha çok çalışıp daha az kazanmakla kadın olmak eş anlamlı hale geliyor. Yoksulluğun çöktüğü evlerde gündelik hayatın devamı kadınların omuzlarındadır. Evlerde akşam masaya konacak bir tas çorbanın yükü ve sorumluluğu onlarındır.

Yoksulluk kadar yakıcı bir diğer sorun da gericilik üzerinden gelişen tahakkümdür. Kadınlar, çocukluktan gençliğe, eğitimden mesleğe, gündelik hayattan toplumsal yaşama kadar her alanda kuşatma ve tehdit altındalar. Ne giymesi, nasıl yaşaması, kaç çocuk doğurması, eşine itaat etmesi ve asıl işinin annelik olması kadına söylenir. Kadın hamileyken sokakta gezmemesi, uluorta kahkaha atmaması gerekendir. Hukuken korunan menfaatinin erkeğinkinden daha değersiz olmadığını söylediğinde dine küfür edendir. Bunlar hep söylenir. Söyleyen söylerken kadının üzerinde yükselir. O kendisini düşman olarak tanımlamasa da ettiği düşmanlıktan beterdir. Cinsel istismar, zorla evlilikler, şiddet ve kadın cinayetleri norm haline gelirken kadına dair her konuda konuşma ve eyleme hakkını erkeklerin iradesinde gören bir anlayış hâkim hale gelmektedir.

Bugün gericiliğe ve yoksulluğa karşı kadın mücadelesini hem tarihsel hem de güncel bağlarıyla yeniden oluşturmak temel ihtiyacımızdır. Dünyada ve bu topraklarda yaşanan kimi parlama anları bize bugünün mücadelesinin ana hatlarını verebilir.

Parlama anlarında kadınlar

Bir parlama anı, 19. yüzyılda işçi sınıfı ve kadınların başını çektiği sosyal hak mücadeleleridir. Sosyal haklar, burjuva hakları toplumsallaştırmak yönündeki çaba ve savaşım ile ortaya çıkmıştır. Bu haklar, hem yeni toplumsal hakların tanımlanması hem de burjuva medeni haklarının tüm toplumsal gruplara yaygınlaştırılması gibi ikili bir sonuç doğurmuştur. Dolayısıyla sosyal haklar, emeğin haklarıdır. Emeğin hakları ise tüm toplumun yararını içeren haklardır. Bu süreçte kadınlar, eşit yurttaşlık haklarını 19. ve 20. yüzyılda kendi mücadeleleri ile elde etmiştir. Bu süreç, toplumsal eşitlik yolunda önemli bir kazanımdır.

Bir diğer parlama anı, Ekim Devrimi’dir. Ekim Devrimi insanlık tarihinde başka bir yaşamı, başka bir toplumsallığı ve başka bir dünyayı kadınlar için de mümkün kılmış en önemli çabadır. Kadınlar ve devrim arasındaki ilişkileri iktisadi-siyasal-ideolojik boyutları içinde bir toplumsal oluşum olarak değerlendirmek gerekir. Devrim öncesi Rusya'da fabrikalarda, ev hizmetlerinde ve kırsal üretimde düşük ücretlerle, vasıfsız işlerde çalışan, geleneksel rollerle ve ideolojilerle kuşatılmış, siyasal haklardan dışlanmış, okuma-yazma bilmeyen kadınlar, Ekim Devrimi'ne giden yolda, devrim sürecinde ve sonrasında yaşama müdahil olmuşlar, müdahaleleriyle özneleşmişlerdir.

Bir diğer parlama anı ise bu topraklardaki cumhuriyet ve aydınlanma mücadelesidir. Bu mücadele, kadınların toplumsal, siyasal ve kültürel yaşamdaki konumları için önemli birikim ve kazanımlar yaratmıştır. Bu kazanımların temelini oluşturan en önemli unsur ise laikliktir. Dinsel ve geleneksel bir toplumu yurttaşlık temelinde bir cumhuriyete dönüştürme sürecinde laiklik, kadının yaşama katılımının, bu katılımla birlikte dönüşümünün başat ilkesi olmuştur. Emeklerine ve hayatlarına el konulan kadınlar laiklikle birlikte erkeklerle (en azından hukuk önünde) eşit biçimde toplumun aktif üyeleri olarak yurttaşlık haklarını elde etmişlerdir.

Bu parlama anlarının kadınların eşitliği ve özgürlüğü doğrultusundaki adımları, onlara “getirilen” dışsal yenilikler değildir. Bu adımlar kadınların talepleri ve iradeleri ile mücadeleye, dolayısıyla topluma kazandırdıkları tohumlardır. Kadın topluma kazandırdıkları ile kazandıkları arasından çiçeklenir hep. Kadın, sırtına çöken karanlığı kaldırayım derken, kendi kurtuluşunu ararken, bu karanlığı dağıtacak irade ve mücadelenin de taşıyıcısı haline gelir.

Özgür, yurttaş ve yoldaş kadınlar

Bu parlama anları, kadınlar için mücadeledeki yerleri ve eylemlilikleri ile “yoldaş” olarak; toplumsal yaşamda eşit haklara sahip “yurttaş” olarak; toplumsal cinsiyet ilişkilerinde “özgür” birey olarak birikimler yaratmıştır.

Yoldaşlık, yurttaşlık ve özgürlük yolundaki birikimini bugünün gericilik ve yoksulluk karşıtı mücadelesine taşımak gerekir. Yoldaşlık, kadınların gelecek ufku doğrultusunda birleşmişlik, inanç ve dayanışma bağları ile kurulan mücadele içinde yer almasıdır. Kadınlar, siyasallaşma pratiklerinde getirdikleri yenilikçi değerlerle, siyasete katılımda yarattıkları araçlar ve iletişimle birlikte yoldaşlığı zenginleştirip geliştirirler. Bu süreçteki üretken ve yaratıcı enerjileri tekrar hatırlamalı, bunları yeniden yaratmanın koşulları üzerine düşünmeliyiz.

Kadına yönelik tüm müdahaleler aslında topluma dönük müdahalelerdir. Burada çift yönlü bir hareketten bahsedebiliriz. Dolayısıyla yoldaşlık, kadınların yalnızca kadın meselesinde değil, tüm itiraz ve direniş gündemlerinde yer almasını gerektirir. Siyasal iktidarın her türlü baskısı kadınların doğrudan meselesi ve müdahale alanıdır. Yoldaşlık, yoksulluğa ve gericiliğe yaslanarak halk üzerinde baskı kuran güçlere karşı sıradan ve sahici kadınların kendi kaderlerini ellerine alma mücadelesidir.

Yurttaşlık, gericilik ve yoksulluk karşısındaki en ön barikatlardan biridir. Yurttaşlık, kadınların emek eksenli kolektif taleplerini hak seviyesine çıkarmayı gerektirir. Bugün toplumsal yaşamı parçalayan farklılıklar yerine kadınların mücadelesi, ortaklaşan talepleri dillendirmelidir. Paternalist dile bürünen sömürüyü oluşturan değerler, normlar ve ilişkiler zinciri karşısında toplumsal dayanışmayı geliştirme talebi, günümüz için yakıcı bir taleptir. Kadın ve erkek, yaşamın üretiminde ve yaşamdan pay almada aynı haklara ve kolektif sorumluluklara sahipse ancak yurttaşlıktan söz edebiliriz.

Kadının özgürleşmesi, gericilik ve yoksulluğun kasvetini dağıtacak en büyük güçtür. Özgürleşme, bireysel hareket serbestisi ya da kendi bedeni üzerindeki hâkimiyet ile sınırlandırılamayacak kadar büyük bir ufkun parçasıdır. Kadının özgürleşmesi ile emekten yana, laik ve kamucu bir toplum inşası birbirinden ayrı düşünülemez. Bugün de özgürlük, kadının yalnızca bireysel yaşamında değil toplumsal yaşamda da söz sahibi olmasını ve bu deneyim içinde kendi niteliklerini kaybetmeden var olabilmesini içerir.

Güçlü teorik, politik ve pratik birikimle kadınlar karanlığı dağıtabilir. Son yıllarda memlekette kadın mücadelesinin toplumsal muhalefeti yükselttiği ve mücadelenin kadınlaştığı karşılıklı bir süreçten bahsedebiliriz. Kadınlara yönelik inşa edilmeye çalışılan rejim ne kadar sertleşiyorsa mücadele de o kadar kadınlaşıyor. Haziran Direnişi, “Hayır” sesleri, kadın cinayetlerine karşı isyanlar, çocuk istismarlarına karşı eylemler gibi pek çok itiraz ve direniş, kadınların siyasallığı ile yükseliyor.

Özgür, yurttaş ve yoldaş kadınların sesi, sözü, iradesi ve eylemliliği ile mücadele örülüyor. Bu mücadele bitmemiştir. Dünde kalmaz, şimdiyi kurar ve yarınsızlığa direnir.

En Çok Okunan Haberler