Gezi: Ve muğlaklığın reddiyle başlayacak her şey…

Yavuz Çobanoğlu - Munzur Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

İnsanlığın her devirde ve her türlü iktidara karşı söyleyecek bir sözü mutlaka vardır. Sözün ağırlığı, iktidarı çatlatabilir, büyüsünü bozabilir ve bundan dolayıdır ki, tüm Bolu Beyleri’nin yüreğinde mütemadiyen bir “Köroğulları korkusu” saklıdır. Yine de burada esas mesele, bu “söz”ün ne zaman, nasıl ve hangi yollarla söylenebileceği üzerinedir. Bu sebeple, eğer derdiniz her dönem ve her iktidara karşı bir takım temel insanî değerleri, haklar ile özgürlükleri savunmak ve demokrasi mücadelesiyse, bugün Gezi Parkı’nın öğrettikleri artık önümüzde duruyor.

Elbette Gezi pek çok farklı açıdan ele alınabilir, analiz edilebilir. Benim burada yapmaya çalışacağım ise, tek tek gelişen bazı örneklerden kavramsal çıkarımlara ulaşmak olacaktır. Öyle ki bazen benzersiz olay ya da vakalar, kendi başlarına derinlikli analizlere imkân verebilir. Dahası basit görülen olaylar, önemli bulgulara da ulaştırabilir. Hatta o olgular başka ifadelere ihtiyaç duymadan bizlere pek çok şey anlatabilir. Sonuç itibarıyla tek örnek, iyi örnek olabilir.

İdeolojik bir yöntem olarak muğlaklık
Bu yüzden öncelikle Gezi Eylemleri’nin fitilini ateşleyen anı düşünmekle meseleye başlayabiliriz. Anımsanacağı üzere ağaçların kesilmesini engellemek isteyen gençler Park’a gelip ağaçların altında çadır kurmuşlardı. Sonrasındaysa polis ve belediye görevlilerince bir sabah o çadırların nasıl parçalandığını, gençlerin nasıl korkunç bir şiddete maruz kaldıklarına şahit olduk. Hatta aldığı darbeler sonucu üniversite öğrencisi Hazar Tunca’nın kasığı ve testisleri yırtılmıştı.

Gezi günleri boyunca bütün yurtta benzer şiddet görüntüleri devam etti. Bu şiddet eylemlerinin tüm müsebbibleri ise o sıralarda gençleri “yasallık dışında” göstermeye çalışacak sağlam bir muğlaklığın peşindeydiler. Muğlaklık burada önemli bir kavram. Zira otoriter zihniyetlerin temsil ettiği dil ile söylemler, mevcut olayları kamuoyu nezdinde muğlaklaştırdıkları ölçüde o günün koşullarında kendi pozisyonlarını korur ve sağlama alırlar. Muğlaklık burada, mevcut durumun anlaşılmasını bozmanın ideolojik yollarından biridir.

Dolayısıyla herhangi bir hak/özgürlük gaspı kitlelerin gözünde, ne derece silikleşirse, anlamı da o kadar bozulur ve iktidarın yönlendirmelerine açık hâle gelir. Örneğin ilerleyen günlerde “demokratik taleplere canımız feda” ya da “gezi ilk üç gün iyiydi” diyen bir söylemin yaygınlaşması, işte bu silikleşmenin ideolojik tezahürleridir. Yine de muktedirler adına burada vahim bir handikap da gizlidir. Çünkü tahakküm oluşturmaya çalışan bu söylem demeti, bir süre sonra muğlak hâle getirmeye çalıştığı şeye dönüşüp aynı akıbete uğrayabilir. Keza Gezi’deki hak taleplerine karşı üretilen “meşru demokratik haklarla gelin” vb. söylemlerle ne anlatılmak istendiği de o günden beri muğlaklığını koruyor. Hatta hatırlanacağı gibi, aynı günlerde Büyükşehir Belediye Başkanı’nın mecburiyetle ağzından dökülen “durakların renklerini bile İstanbullular’a soracağız” sözlerinin buharlaşması da yatsıyı bile bulmamıştı.

Meselâ yine başka bir örnek için Gezi Parkı’nda yapılan bir basın toplantısında bir kadının, (şu günlerde hapisten yeni çıkan) zamanın İstanbul Valisi’ne “parkta kocamla öpüşebilecek miyim?” şeklindeki bir soruya karşı Vali’nin verdiği yanıta bakabiliriz: “Toplum içerisinde yazılı hukuk kuralları gibi hukukun kaynaklarından biri örf ve geleneklerdir. Ben hukukçuyum. Hukukun kaynakları içinde örf ve gelenekler de vardır. Hâkim gerektiğinde hukukun içine yazılı bir kaynak bulamazsa kararlarını örf ve geleneklere göre verir. Bu toplumda sizin bahsettiğiniz şekilde bir yaklaşım varsa ve millet yadırgamıyorsa istediğinizi yapabilirsin. Ama ortak geleneklere saygı da bir gerekliliktir.”


“Öpüşme” gibi bir eylemi her şeyden önce “hukukî” açıdan ele almak ve algılamak, ahlâkı yedeğine almış bu İslâmcı zihniyetin önemli ipuçlarından birisidir. Burada “öpüşmeye” bir “suç unsuruymuş”casına hukukî açıdan yaklaşmak; öpüşme eylemine karşı “inancımıza göre” kavramını kullanamadığı için onun kabul edilebilir hâli olan “örf ve gelenekler” ile değerlendirmeye çalışmak, daha da ileriye götürüp bunu “ortak gelenekler”in biçimlendirdiği bir “saygı” barajıyla birlikte düşünmek, egemenlik çabasındaki bir dilin zihnî çıktılarıdır. Biz bu çıktıları, yönetmeliklerde, uygulamalarda, konuşmalarda da sık sık görüyoruz. Bu zihniyet buralarda, İslâmcılar’ın pek bayıldığı “genel ahlâk kuralları” adıyla yaşıyor. Tabi dokunduğu her yerde de bir başka muğlaklık destanı yazılıyor.

Devlet baba hep dövmek zorunda mı?
Diğer yandan, devlete sahiplik üzerinden, devlet ile bütünleşmiş görüntüsündeki iktidara da sahiplenilmesi gerektiğini vaaz eden (hatta buyuran) tahakküm heveslisi bu İslâmcı tavır, “samimiyet” üzerinden kurduğu ahlâk barajlarını da Gezi Eylemleri boyunca yeniden tahkim etmeye çalıştı. Örneğin, “özgürlük mücadelesi”nin nasıl yapılacağını didaktik biçimde bizlere açıklayan şu cümleye bir bakalım: “Belediye otobüslerini yakıp yıkıyorlar, sonra da geçiyor şoförün makamına oradan poz veriyorlar. Bu bir vatansevere, bu ülkenin evladına, vatandaşına yakışır mı? Bunun adı özgürlük mücadelesi olamaz. Bunun adı bir hak arama mücadelesi olamaz. İşte ben o samimi çevreci dürüst kardeşlerime diyorum ki, bizi daha fazla üzmeyin. Siz oradan çekilin ve bizi o uç terör örgütleriyle iç içe olanlarla karşı karşıya bırakın. Biz o Gezi Parkı’nı temizleyelim ve bunu sahiplerine teslim edelim.”

12 Eylül’de “devlet ve millet düşmanı solcular”ı radyodan “teslim olmaya” çağıran cümlede olduğu gibi: “Gelin, devletin şefkatli kollarına teslim olun”, bugün artık cümlenin son kelimesini “edin” şeklinde de okuyabiliriz. Bu tür bir zihnî algı, ilk elden insanları ayrıştırmayı hedefler. Sonrasında ise “marjinal”, “aşırı uç” vb. nitelemelerle bazı insanları kategorileştirip, diğerleri nezdinde “temizlik” konusu haline getirilebileceğinin kabullenilmesi için rıza üretilmesini sağlamaya çalışır.

“Sade vatandaş” ile “kirli” olan tespit edilirken, politik kültürel mirasın içine işlemiş şekilde satır altından süzülen, “saf vatandaşlarımız” söylemi de gözden kaçmaz. Zira onlar bir türlü olgunlaşamayan, daima “hainlerce” kandırılan ve bu sebeple de sürekli devlet baba’nın korumasına muhtaç durumdaki ebedî masumlardır. Nihayetinde onlar aradan çekilince devlet gereğini yapacaktır.

Bir diğer örnekte ise bu devlet baba tavrı, bugün Türkiye’de ahlâkî açıdan neyin “iyi”, neyin “kötü” olduğunu kaç yaşına gelirse gelsin, hangi makamı işgal ederse etsin rüştünü bir türlü ispat edememiş çocuklarına sürekli tekrarlayıp duran, İslâmcı bir tahakküm aracına dönüşmüş bulunuyor. Yine de bundan memnun olanlar için burada bir problem görünmüyor. Lakin asıl mesele, hem aynı “çocukluk” pozisyonunu hem de yukarıdan buyuran bu efendinin dili’ni kabul etmeyenlerde düğümleniyor. Meselâ Gezi Günleri’nde Hükümet Sözcüsü eylemcilere karşı şöyle sesleniyordu: “Yasadışı yollarla demokratik taleplerde bulunmak doğru değil. Bir insanın iki dili olur. Ya siyasetin ya da şiddetin dilini kullanırsınız. Şiddetin dilini kullanırsanız kimse sizin taleplerinize bakmaz. Terörle bunu ayırt etmeye çalışırken kullandığımız bir sistemdir bu. Şiddetle bir yere varamazsınız. Şiddet daha büyük şiddeti celp eder ve devletin gücü karşısında hepiniz ezilirsiniz.”

Öncelikle, Türkiye’nin gördüğü tüm siyasî iktidarların beğenmedikleri siyasî talepleri bu alandan sürüp, bu taleplere yaşam şansı tanımayarak “yasadışı” ilân etmeleri oldukça bilinen politik bir davranıştır. Dahası, geride bıraktığımız kısa sürede dün “yasadışı” olarak ifade edilen pek çok şeyin, bugün “yasal” olduğunu anımsamamız bile, bu ayrımı geçersiz kılmak için yeterli gelebilir. Bir de şu şiddet meselesi var ki, üzerine bir şeyler söylemeden geçmek neredeyse imkânsız. Şiddetin sadece muhaliflerin eylemleri sonucunda ortaya çıktığı üzerine inşa edilen bu zihnî çıktı, şiddeti de ısrarla devletin “meşru güçleri”ne karşı koymak ile eşitlemeye çabalar. Zira aksini düşünmek, “devletin gücü karşısında ezilmeyle” son bulmak anlamına gelecektir.

Hâlbuki şiddet kavramı günümüzde, çok geniş bir yelpazede anlam bulan bir kavramdır. Meselâ, basit bir yasa değişikliği bile, özellikle ideolojikse ve eğer kamusal anlamda insanları doğrudan mağdur etmek amacını taşıyorsa, şiddet kapsamına girer. Yine Gezi Parkı Eylemleri öncesinde “Türkiye’nin sorunları” listelerinin hiçbirisinde yer almayan alkol başlığının, “kamu sağlığı/gençleri koruma” adına hazırlanan bir yasayla “alkol yasakları”na dönüşmesi, net biçimde alkol kullananları hedef alan ve bireysel haklara müdahaleyi amaçlayan açık bir şiddetti. O günden bugüne alkol yasağı genişleyip arttı ve mazereti yine “kamu yararı” adındaki bir başka muğlaklık akidesi oldu.

Bir direniş aracı olarak popüler kültür
Fakat Gezi’de özen gösterilmesi gerekli bir konu da Türkiye’nin tüketim toplumu olmasıyla birlikte hızla yayılan popüler kültür gerçeğidir. Duvar yazılarından akıllı telefonların haberleşme programlarına; atılan sloganlardan yaratıcı posterlere; sosyal medya mesajlarından politik söylemlere karşı hızla bestelenen şarkılara; karikatürlerden futbol marşlarına, fotoğraflardan çıkartmalara kadar popüler kültürün kullanılabilecek tüm araçlarının, Gezi Günleri’nde birer birer sahne aldığına şahit olduk. Örneğin dizi oyuncusu Necati Şaşmaz’ın dönemin Başbakan’ı ile görüşmesinden sonra çıkışta basına konuşurken kullandığı “ülkemize nazar değmiştir” cümlesinden sadece yarım saat sonra Gezi Parkı’na dev bir “nazar boncuğu” posterinin asılması, yaşamımızdaki akıl almaz iletişim hızının etkisini de gözler önüne seriyordu. Burada özellikle kapitalist mal üretimi, pazarlaması, dağıtımı ile tüketimine dayanan popüler kültürün, pazarda ticarî bir meta halindeyken, bir muhalefet ve direnme aracına dönüşmesi dikkatle izlenmelidir.

Altını çizmek gerekirse, bunun asıl sebebi, popüler kültürün, kitle kültüründen tamamen kopabilen bir yanının bulunmasında gizlidir. Popüler kültür, kendisini oluşturan değerlerin halk kitleleri tarafından üretilip yaygınlaştırılmasıyla hayat bulur. Üstelik popüler kültür, günümüz sosyal medya imkânları göz önüne alındığında, iktidarın nüfuz edemeyeceği açık alanlara da sahiptir. Keza Gezi’deki, “‘Twitter’ denen baş belası” cümlesi, öylesine söylenmiş bir laf olmadığı gibi, iktidarın kontrol edemediği alanlardan nasıl rahatsız olduğunu göstermesi açısından da önemlidir. Çünkü popüler kültür, yapısı gereği İslâmcı dilin tümüyle nüfus edemediği nadir alanlardan birisidir ve bundan dolayı kitlesel muhalefet Gezi’de, bu alanlarda yeşermiştir.

Gezi dersleri
Netice itibarıyla Gezi, hangi siyasî görüşten olursa olsun, Cumhuriyet’in kazanımlarını yok etmeye, insanları homojenleştirmeye çalışan bir otoriteye karşı bir itiraz, bir sözdü. Bu birleşimin enerjisi de özgür kolektif değerlere, dayanışmaya yeniden inanmak üzerinden üretildi. Bu nedenle Gezi Parkı eylemleri, İslâmcı bir iktidar tarafından türlü yollarla ehlileştirilmeye çalışılan bir toplumun direnişi, kendisine giydirilmek istenen tek tip gömleği kabul etmeyenlerin bir karşı çıkışı, yaşamın her alanında önümüze çıkan muğlaklaştırmaya bir reddiyedir.

Dolayısıyla bugün 5. yılında, Gezi ile yeniden keşfedilen toplumsal dayanışma duygusunun unutulmaması ve geliştirilmesi gerekiyor. Bu itibarla küreselleşmenin güç verdiği neoliberal politikalara karşı, örgütlülüğün ve dayanışmanın öneminin hiçbir zaman azalmadığına şahit olduğumuz Gezi Parkı’nın bize öğrettiği, ürkütücü bir muğlaklık ve keskin bir hiyerarşi içeren “bir olma/birlik olma” değil; aslen eşitlerin ilişkisini barındıran, gücünü birlikte yaşama isteğinden alan bir toplumsal barış fikridir. Ağacı, kuşu, kelebeği, insanıyla var olma meselesidir. Bir nostalji değil, karanlığa meydan okuyan bir ateşböceğidir.

En Çok Okunan Haberler