Gırnata nağmesinde akşam

Recep Yılmaz

Dikildiği yükseltiden zıplayıp köpürerek akan suyun üstünden atladı, önlerine dolandı, sürüyü çevirdi. Yanal teke suyun solundan yukarı çıkan patikaya yürüyünce diğerleri de ardına düştüler. Koyunlar su kenarlarındaki gür otları kemirmekteydiler. Çoban onları da ıslıkla kovaladı. Sürü çalılığa sardı. Çotur meşelerin diplerindeki korunaklı otlar yemyeşildi. Ortalığa huzur veren bir kekik kokusu yayılıyordu. Şöyle bir baktı, sürü ağırlaşmıştı, oğlaklar oynaşıyordu.

Tepeye çıkınca köye doğru derelerin, ağaçların, sapsarı anızların ışıldadığı tarlaların serilip gittiği yamaçları seyretti. Güneş aşağılara ağmıştı. İç çekti. Tatlı bir esinti fısıldayarak okşuyordu tenini. Tanrı’nın bağışladığı güzel bir gün daha bitmekteydi. Gamzeli gülüşünde yusyuvarlak bir ay ışırdı Arife’nin. Gitti, dedi. Keçiler önden, besili toklular ardından dağıldılar yamaçtan çayıra doğru. Kangal köpeği sürünün öbür yanından dolanıp geldi, dili hasıl hasıldı, kuyruğu yukarı kıvrık, güvenli, canciğer dikildi yanına. Arkadaşın hası diye düşündü Ömer.

Çayırın eteğine doğru birkaç çadır vardı. Çingeneler gelmiş, dedi. Oraya doğru yürüdü. Yakınlaşınca durdu, kulak kesildi. Birisi yüreğini gırnataya vermiş, o sesle ağlıyordu. Sürünün içinden hızlıca attı adımlarını. Çadırın önüne vardı.

Geleni gören gırnatacı çalmayı kesti. Yağız delikanlıya, çobana baktı. Çoban önce davranıp, adını bağışlar mısın arkadaş, dedi. Turgut, dedi gırnatacı. Merhem var mıdır Turgut, diye sordu çoban. Turgut, ben de aranır dururum, belki buluruz, hele buyur, dedi, oturmasını istedi yanını gösterip. Köpek dikilmiş, meraklı, keskin bakışlarıyla onları izliyordu.
Kıpkızıl bulut travertenlerinin arasından yavaşça kaybolan güneşi işaret etti Çingene delikanlısı. Bak dedi, gene aralanıyor kapı. Ayrıksız her akşam bu böyle. Ben de yavaş yavaş akıtırım zehrimi.

Çoban torbasını açtı. Hiç dokunmadığı üç yüz gram kadarlık bir dilim keçi peyniri ile yarım somun ekmeği çıkınından alıp Turgut’a uzattı. Arkadaş ayrılık şarkılarının en yakıcısını çalar mısın bana? Çuvaldız gibi batsın, içimi delsin ki aksın ne cerahat varsa, dedi. Yaşlı adam arkalarından onları dinliyordu, hemen uzanıp armağanları aldı, teşekkür etti.
Turgut gırnatayı esmer iri dudaklarına götürdü. Ağırdan bir nağme yayıldı akşamın billur tülünün serildiği çayıra. Yaşlı Çingene, evlât, her gırnatada ağlayan ağlatan birisi gizlidir, diye fısıldadı çobanın kulağına.

Çobanın bakışları yerinden kopup yuvarlanan kaya ağırlığıyla toprağa düşerken, sıkıntıların kapısını bir türlü kapatamayan gün utancından iyice kızarıp usulca çekilmişti dağların ardına.

Yaşlı bir köylü tan yeri ağarırken kalkardı. Evin yukarısına çıkar, meşe, gürgen, çam ağaçlarının dalları arasından kuşları görmeye çalışır, onların erkenci ötüşlerini dinlerdi. İçi kovanlaşmış koca meşeyi tarardı gözleri. Karatavuğun yuvası bu kucaklayıcı meşenin gür dallarından birisinde olmalıydı. Kuşu ağacın gövdesinden ayırt edip de bir türlü göremezdi. Bir dostu, bir doğa saflığını, yüreğinin büyülü evrenine ses veren canlıyı inatla arardı gözleri.

Bu sabah yine erkenden kalktı. İçgüdülerini izlercesine dalgın, ormanın patika yoluna yöneldi. Yeşilin ötelere gölgeli bir derinlikle enginleştiği coğrafyanın ruhuna kulak kabarttı. Yeşil canlılığının coşkunluğunda nefis havayı içine çekti. Oh, ne güzel bir gündü! Sağlığı yerindeydi. Oldukça zindeydi. Tam da arzuladığı üzere karatavuk kuşu, nar bülbülleri ötüşüyordu. Bakındı ama hiçbirisini göremedi. Birkaç üveyiğin kanat sesleriyle geldi kendine. Hızlıca üstünden geçtiler. Hani, birisi avucuna konsa, teşekkür edercesine kuşun gagasından öpse ve o uçup uzaklaşırken ardından baksa… İçi titredi. Sabah güneşi yaprakların arasından ışık şeritlerini uzatmıştı.

Gün boyu yeşil gölgelerde dolaşan; mantar, ot, yosun, yaprak kokularının harmanlandığı ağaç gölgelerinde nefeslenen adamı karınca kolonilerinden, börtü böcekten, kuşlardan, ağaçlardan, otlardan başka kimsecikler görmedi.
Akşam güneşi usulca çekileceği sırada yaşlı adam köye doğru yöneldi. Ötelerden gelen klarnet sesi çalındı kulağına. Çayırdaki çadırları görmüştü, o tarafa yöneldi. Çıngıraklara kulak vererek, oğlaklara gülümseyerek sürünün arasından geçti. Kulaklarına ağlayan bir gırnata sesi gitgide artarak doluştu. Vardı, çadırın önündekileri başıyla selâmlayıp, usulca kenara ilişti.

Şose yolda bir kadınla bir adam, önlerinde de yükünün ne olduğu belirsiz bir eşek karaltısı. İşini yapmış bir ailenin yorgun argın evlerine dönüşü, mutlu bir yuvada içilecek tarhana çorbası. Mekânın insanın varlığıyla kendini tamamladığı, bir insanın olmasının ancak boş bir var olma savunusunu ortaya çıkardığı, insan olmasa varlığın anlamlandırılamayacağı, öyleyse yaşam başka canlılarla tam olarak tanımlanamayacağı, ama diğer canlıların da insanı tamamlayan, ona birçok sorumluluk yükleyen varlıklar olduğu vs. ileri sürülebilir. Ama burada o anlara öykünün tamamlayıcı unsurları olarak girdi bütün bu görüntüler. Kızıla doğru gidercesine devinen bir kadın bir erkek bir de eşekti gri fondaki karaltı.

Kadın adama, gırnata sesi geliyor çayırdan, Çingeneler gelmiş, pek de acıklı çalıyor garip, dedi.
Çayırdan gelen gırnata sesi, çıngırak seslerinin arasından bir ağıtın alçalıp yükselen yankısıyla dağılıyordu arkadaki ormana, ilerideki tarlalara, evlere doğru. Bir nene televizyonda haberlere bakarken, gırnata nağmelerini gençliğinden bir fısıltı sanıp uzaklarda müziğini yitirmiş birilerinin habire kan döküşünü ürpererek, tiksinç duygularla izliyordu.

En Çok Okunan Haberler