Gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda

“Seni doğup büyüdüğüm yere götüreceğim,” diyor Mary. Böyle bir kesinlikle konuştuğu zaman ona hayır demek mümkün olmadığı için, itaatkar bir şekilde başımı sallıyorum. Sorar gibi bakıyor. “Tamam,” diyorum çayımı içerken. Artık çaya süt koyuyorum. Garip ama gerçek. “Maith an cailín,” diye cevap veriyor Mary. Yani “iyi kız” ya da “Aferin” gibi bir şey. Bildiğim birkaç Keltçe laftan biri.

Mary, Batı İrlanda’nın en güzel yerlerinden biri olan Clare’de büyümüş. Çocukluğunu bütün yoksunluklarına rağmen her zaman sevgiyle anıyor. Bana göstermek istemesi de ondan herhalde. Aslında ben de dünden razıyım, çünkü İrlanda’nın en ilginç yerlerinden biri olan “The Burren”ı görmek istiyorum.

“The Burren” adı verilen bu bölgenin, Tolkien’in eseri Yüzüklerin Efendisi’ne ilham verdiğini bir yerlerde okumuştum. Orta Dünya’nın yalnızca İrlanda Mitolojisi’den değil, bu ülkenin doğal örtüsünden de etkilendiği sıkça söylenen bir şey. Ulster Üniversitesi’nde hoca olan Dr. Liam Campbell, Tolkien’in 1949 ve 1959 yılları arasında iki kez İrlanda’ya geldiğini ve bu ziyaretler sırasında “The Burren”ı görerek bu coğrafyayı Orta Dünya’yı yaratırken kendine model olarak seçtiğini iddia ediyor mesela. Ona göre, bu kireçtaşından kayalıklar Tolkien’in hayal gücünü tetiklemiş ve yepyeni bir dünyanın yaratılmasına vesile olmuş.

Güneşli günler devam ederken, Mary ve iki arkadaşıyla birlikte Batı İrlanda’ya doğru yola çıkıyoruz. Kim daha heyecanlı bilmiyorum. Mary bana çocukluğunun geçtiği yerleri göstereceği için mutlu. Arkadaşları ise, her sene tekrarladıkları bir seyahati yapacak olmanın neşesi içindeler. Yine bir Temmuz ayında İngiltere’den gelmiş ve birlikte Clare yoluna düşmüşler. “Bu sene yağmur yok,” diyor Maureen sevinçle, “Yoksa her şey çok daha farklı görünecekti sana.” “Yağsaydı ne yapacaktık?” diye soruyorum, “Evde oturup kitap okuyacaktık,” diyor. “Yapmadığımız şey değil,” diye ekliyor Karen. Hep birlikte gülüşüyorlar. Birbirini uzun süredir tanıyan bu üç kadının ortasında kendimi çok iyi ve emniyette hissediyorum. Ayrıca ben de heyecanlıyım. Sonunda Tolkien diyarına ayak basacağım.

“The Burren” adı verilen ve buzul çağından kalma kireçtaşından oluşan kayalıklara vardığımızda saat öğleyi çoktan geçmiş, gölgeler iyice uzamış.

Bu kayalıkların ismi bana İngilizce’de “barren” (ıssız) sözcüğünü hatırlatmıştı. Halbuki, Keltçe bir sözcük olan “Boíreann”, yani “kayalık yer” lafından geliyormuş. Arabadan inip kayalıklara baktığımda, ilk hissimin ne kadar yerinde olduğunu anlıyorum. Derin kesiklerle birbirinden ayrılmış çıplak kayalıklar önümde göz alabildiğine uzanıyor. Burası daha önce gördüğüm hiçbir yere benzemiyor. Aslına bakarsanız, bu dünyaya ait gibi de durmuyor. Rüzgara direnmeye çalışarak ilerlerken, kül rengi kayalar arasında yetişen çalılar dikkatimi çekiyor. “Yaban fındığı,” diyor Mary, “Bu sene hava müsait olduğu için biraz yayılmışlar.”

Burası aslında çok meşhur bir yer. Dolayısıyla, hakkında çok şey yazılıp çizilmiş. Garip olan şu ki, “The Burren” ile ilgili her metin, şu hikayeyle başlıyor: 1651’de o zamanlar İngiltere’nin idaresini elinde tutan Oliver Cromwell, en iyi generallerinden biri olan Ludlow’u Clare’e yollamış. Ludlow da burayı ilk kez gördüğünde şöyle demiş: “Öyle bir ülke ki, burada insanı ne boğacak kadar su, ne asacak kadar ağaç, ne de gömecek kadar toprak var.”

İngiliz generalin, sömürgeci olarak geldiği ülkeyi adam öldürmek üzerinden tarif etmesine şaşırdığımı söyleyemem. Karalamaya çalışmasına da öyle. Yine de, bu toprakları gördüğünüz zaman, Ludlow’un ne demek istediğini anlar gibi oluyorsunuz. Burada değil yaşamak, ölmek bile kolay olmasa gerek. Arada bir sağda solda otlayan bezgin inekler dışında pek bir yaşam belirtisi görünmüyor. Derme çatma taş duvarların yanında çoğu kez tek başına duran bir ağaç var. Onlar da bizim gibi rüzgara teslim olmuş ve eğilmişler. Bu halleriyle, kendilerinden çok daha büyük bir kuvvet karşısında reverans yapar gibi duruyorlar.

“Ne yazık ki, bu sene orkideler yok,” diyor Karen, “Halbuki her sene onları görmeye geliyoruz.” “Hangi orkideler?” diye soruyorum. Sabırlı ol der gibi birbirlerine bakıp gülümsüyorlar. Derken bir köşeyi dönüyoruz ve ıssızlığın ortasında karşımıza bahçeli bir ev çıkıyor. Bu taş binada, bir grup genç kadın bahçede yetiştirdikleri çiçeklerden sabun ve parfüm yapıyor. Aniden bastıran sıcak dalgasına rağmen, bu bölgeye özgü kimi çiçekleri korumayı başarmışlar. Kayaların arasından fışkıran fuşyalara, çeşit çeşit orkidelere, mor salkımlara ve adını bile bilmediğim yüzlerce bitkiye hayretle bakıyorum.

Yola çıkmadan parfüm odasına uğruyoruz. Herkes birer sabun alıyor. “Çok kurak bir yaz oluyor,” diyor satış yapan kızlardan biri, “Küresel ısınma dedikleri bu olsa gerek.” Yeniden arabaya bindiğimizde, ellerimizde bahçeden topladığımız limon otlarının kokusu var. “Bu görüntü seni yanıltmasın,” diyor Mary kayaları işaret ederek, “Burren dünyanın en canlı yerlerinden biridir.” Ardından da buzullar çekilirken, Arktik bitkilerinin nasıl ortalığı sardığını ve kendilerine bu bölgede uygun bir yer bulduğunu anlatıyor.

“Neyse ki hala çok turistik değil,” diyor Karen. “Evet, senden başka kimse gelmiyor,” diye cevap veriyor Mary. Sonra da Karen’ın İngilizliği hakkında şakalar yapıp gülüyorlar.

Ayrılmadan önce, arkada bıraktığımız çıplak kayalara bir kez daha göz atıyorum. Güneş çoktan batmış, geride bıraktığı kızıl çizgi yerini soluk ve gri bir gölgeye bırakmış. Kurşuni bir renge bürünmüş kayalar bu ışığın altında, gündüz olduğundan çok daha yabancı ve tehditkar görünüyorlar. Birden içimi bir ürperti kaplıyor.

Yüzüklerin Efendisi’ndeki Mordor tasvirlerini hatırlıyorum. Sisler içinde uzanan bu boş kayalıklara, rüzgar çoktan dinmiş olsa da hala kendi kendine sesler çıkaran çalılara, boynu eğik ağaçlara bir daha bakıyorum. Boromir’in “İnsan Mordor’a öyle elini kolunu sallayarak giremez,” deyişi geliyor aklıma. “Gidelim artık,” diyorum kapıyı kapatırken, “Hava iyice serinledi.”

En Çok Okunan Haberler