Gülen gözler

Büyük korku ülkesine günlerdir yağan kar, sert poyrazın etkisiyle tipiye dönen geceler, bitimsiz gözaltılar… Ruhu parçalayan düşle gerçek arasındaki salınımlar. Unutmayalım kıştan sonrası bahar, HAZİRAN. Oligarşinin dallanıp budaklandığı sokaklarımızda faşist hükümetin son salvoları giderek vahşileşiyor. Saraylarında titreyerek ölüm hükmü verenler halkın sokakları terk etmemesi karşısında vahim bir telaş içinde çırpınıyor.

Hatırlayalım, Türkiye mahkemeleri Gogol’u (2012) üstelik sokakta performans halindeyken yakaladı ve yargıladı. Büyük Rus yazarı mahkûm etme garabetini gösteren skandal karar vaktiyle meclis gündemine taşınmıştı. Peki bu eser, bürokratları neden bu denli rahatsız etti?  Rus komşu Gogol, asırlar önce ülkemizi bölmeye mi çalışmıştı? Cevabı zor sorular,  güvenlik ‘insan hayatı’nın önünde gelmekte ne de olsa. Önümüze konan “iç savaş paketi” haziranlaşacağımız günlerin somut habercisi. Gogol, Palto eserinde Akaki Akakiyeviç adlı rütbesi düşük bir devlet memurun muazzam öyküsünü anlatır.  “Bakanlıklardan birinde…” başlayan öykü, rütbe yükseldikçe keskinleşen otoriter bürokratların zavallılığını, perişanlığını hicveder. Olaylar silsilesi sonunda Akakiyeviç, yüksek rütbeli bürokratların ama özellikle General’in laneti olur. Petersburg gecelerinde,  hayalete dönüşerek kentte görünür.

Bu satırları yazarken kardeşim Onur Kılıç’ın hukuksuzca tutuklanmasının haberi geldi. Düşle gerçek, geçmişle gelecek. 2004 yılı NATO protestosu için İzmir’den gelen kardeşim Doğukan ve üç arkadaşı (Onur, Ediz, Eco) tavan arasındaki kırk metre karelik evimde kalacaklardı. Geceye yakın geldiler. Kardeşim ve yoldaşım ve çocukluklarını bildiğim diğer kardeşlerim;  kanımız bir değildi ama yüreğimiz birdi DEV-GENÇ’tik… Bitimsiz muhalefettik. Oğlanlar kütüphaneleri inceliyorlardı, yürürken eğilmek zorunda kalışlarını belli etmemeye çalışarak sıcak çayı beklemekteydiler. Biraz mahçup dört kişinin sıkışarak kalacağını belirterek, hayat işte gibi geçişlerle gözleri gülen kardeşlerimin içine bakıyordum.  Bach çalıyordu içimde tuhaf bir mutluluk vardı. Semtte başka bir arkadaşa giderek onları o gece yalnız bırakmıştım. Yıllar sonra Ankara’da Haziran Türkiye meclisinde karşıma çıkmıştı yoldaşım Onur. Kilo almış, sakal bırakmış, sanki boy bile atmıştı… Hiç değişmeyen gülen gözlerle karşımdaydı. Sarıldık, neşeliydik.  Zaman zaman içinde, Güzelyalı sokaklarından Mamak Caddeleri’ne değin faşizme karşı omuz omuza mücadele içindeydik. Birlikte büyüyorduk.

Gogol, biz Hazirancıların da çok iyi bildiği; tarihsel bağlamda sokağın barındırdığı gizil gücü aktarır. Totaliter rejim, kendisine sorun çıkarabilecek, kentli yoksulları, küçük esnafı, çalışan sınıfları kent merkezinden uzaklaştırır. Ortak hafızamız diktatörler tarafından boşaltılıp, sokaklar kontrol altına alındığında, faşist zihniyette amacına ulaşacaktır. Beyoğlu yıkımında da apaçık ortaya çıkan sokaklarımızı elden almaya çalışan otorite, boşuna heveslenmesin. Yeniden kuracağımız bir geleceğin yoğun kara, pusa rağmen uç verdiğini görebiliyoruz. Yazıyı tamamlarken Haziran gözaltıları yediyi aşmıştı, saray ve çevresi sakıncalı bulduklarını tespit ederek hedef göstermeye başlamıştı. Özgecan erkek egemen devlette katledilmişti. Meydanları şarkı ve şiirle savunan Nuh Köklü’nün bedeni omuzlarda yıldızlara doğru yolculuktaydı. Artık içe işlemeyen o ayazda yüreğimizde hep Haziran, otorite için elbette sakıncalıyız. Katil ve Hırsız yetiştiren düzenin çökeceğinin haritası GOGOL’da gizli. Saray ve çevresinde panik; diktatör kükrüyor; “Kim bu Hazirancılar? Toplayın hepsini…!”

En Çok Okunan Haberler