Hayatın sonu mu?

Evet, hayatın sonu. Alıştığınız, klişelerle donattığınız, rehavete kapıldığınız, hazır yapım sorulara, yine hazır yapım yanıtlar verdiğiniz korunaklı hayatın sonu, yani bildiğimiz dünyanın sonu. Bildiklerinizi unutun. Bildiklerinize yaslanarak boş yere umutlanmayın, umut sizi boşlukta asılı tutuyor ve başınıza geleni bir türlü kabullenemiyorsunuz. Ayaklarınızın altında zemin yok artık. Havada duruyorsunuz. Hani boşlukta durduğunu fark edince düşmeye başlayan çizgi film karakterli var ya. Ayaklarınız yere basmıyor, fark edin ve düşmeye başlayın. Düşmek, boşlukta asılı kalmaktan iyidir. Öyle düşün ki ayaklarınız yeryüzüne değsin ve yitirdiğiniz dünyaya kavuşun: “Dünyaya inanmak, bizde eksikliği en çok görülen şey budur; dünyayı tamamen yitirdik, onu elimizden aldılar” (Deleuze).

Dünyayı elimizden almak için durmadan umutla beslediler bizi, “umut yoksulun ekmeğidir” çünkü. Biz onlara dünyayı verdik, onlar bize öte dünyayı. Öte dünya, ötelenen yaşamdır. Ama yaşam ötelenmeye gelmez: “Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın/bir sincap gibi mesela,/yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,/yani bütün işin gücün yaşamak olacak” (Nazım Hikmet). Yaşayamadık, çünkü umudumuz vardı bizim; yaşamı erteledikçe dünyayı yitirdik. Umut, devlet tarafından üretilip pazarlanıyor; umudu pazarlayan devasa bir medyası var, umudu tasarlayan reklamcıları. Umut, eyleme geçemeyen kederli varlıklar üretiyor. Umut, bastığımız zeminin artık olmadığını kabullenmenizi engelliyor. Mesela, hâlâ devleti bildiğimiz gibi sanıyoruz ve bizi koruyup kollayacağını. Oysa devlet bir şirket artık, açık açık söylediler. Şirketin bir tüzel kişilik olarak tek bir amacı vardır: “kâr”. Şirket, sadece kendi çıkarının peşinde koşan ve amacına ulaşmak için her şeyi mübah gören, psikopat bir tüzel kişilik (Joel Cohen, Şirket, Ayrıntı). Şirketin insafına kaldık, iliklerine dek sömürülecek ve harcanacak güvencesiz bedenleriz. Hissedarlarına kârdan pay dağıtan ve reklam olsun diye sosyal sorumluluk projeleri yapan bir kişilik. Güveneceğiniz, sığınabileceğiniz bir babanız yok. Hayatta kalmak için bedenlerimizi ve zihinlerimizi pazarda üç kuruşa satmaktan başka bir çaremiz kalmadı; kabullenin.

Savaşları milli motiflerle süslemeyin artık. Şirketlerin ve sermayenin milleti yoktur; savaşlar, kârlarını maksimize etmek için bir yatırım aracıdır sadece. Ve İnsan kaynakları diye lafı dolandırmayın; insanlar, daha fazla kâr elde edebilmeleri için kadın denilen tarlalarda üretilen ve savaşlarda harcanacak ucuz enerji kaynaklarıdır. Bildiğiniz kavramları da unutun, mesela milli irade kavramını. Nietzsche özgür irade için “teologların insanları sorumlu tutmak ve kendilerine bağlı kılmak için uydurdukları en sahtekâr oyun” diyor (Neden bu kadar akıllıyım? Zeplin). Özgür irademizi bir zamanlar temsilcilere devrediyorduk ama şimdi doğrudan şirkete devrettiniz. Ve şirket, hissedarları için kârdan başka hiçbir şeyi temsil etmiyor. Ve devrettiğiniz iradenizle şirket sizi posanızı çıkarıncaya dek sömürecek ve adı sanı duyulmamış ölüler olacaksınız. Çoktan öldünüz belki de.

El ele tutuştunuz mu hiç?

Issızlığın ortasında yapayalnız. O kadar yalnızız ki umut da gidermiyor ıssızlığımızı. O halde umutsuz olduğunuzu kabullenerek başlayın yeni hayatınıza. Güvendiğiniz dağlara kar yağdı. Sorun, güvenmek için hep dağların doruklarına, göklere bakmamızdı belki de. Şimdi gökler sizi yalnız bıraktı. Ve “bir başıma kaldım” diye düşünen sadece siz değilsiniz. Yukarı değil, hemen yanınıza bakın, yalnız olmadığınızı göreceksiniz. Göremiyorsunuz, çünkü umut gözlerinizi kör etti. Umudu hiyerarşilerin doruklarında aradık hep. Kurtuluş artık göklerden gelmeyecek. Kurtarıcılara inanmayın; kurtarıcılar, “bir an önce doruklara nasıl çıkarım” diyenlerdir. Umutsuzuz, bir kurtarıcımız bile yok. Ama ellerimiz var. Issızlığın karanlığında yolumuzu el yordamıyla bulabiliriz ancak. Ellerimiz yol yordam bilir. Ama ellerimizi hiç kullanmadık. Gözlerimizi ve aklımızı kullandık şimdiye dek. Fakat gözlerimiz ve aklımız bize ihanet etti. Ellerinizi deneyin. Göreceksiniz, elleriniz sizi yanıltmayacak; karanlıkta ellerimizle keşfedeceğiz yolumuzu. Karanlık yeni olana gebe; ellerimizle doğuracağız. El ele tutuştunuz mu hiç? Nasıl da güzeldir. Nasıl da güç, kudret verir insana. Ruh dediğinizi göklerde aramayın, eller birbirine kavuştuğunda duyumsadığınız şeydir. Şirketlerin ruhsuz öte dünyasından ruh kurtaracak bizi ve yitirdiğimiz dünyayı ellerimizle kazanacağız. Ellerinize ve dünyaya inanın!

En Çok Okunan Haberler