Hepimiz aynı saraydayız!

İki gemi var, ya Erdoğan’la birlikte Türkiye gemisine bineceksiniz ya da (Erdoğan’a karşı) ABD gemisine” diyen majestelerinin ulusalcıları, döviz kurlarındaki yükselişin kâğıt fiyatlarını vurması nedeniyle gazetelerini üç gün yayımlayamadı. Oysa daha geçen hafta çıkan bir haberde, Ziraat Bankası’ndan kullandırılan kredilerle Doğan medyasının adeta bedelsiz bir şekilde üzerine zimmetlendiği Demirören grubuna SPK tarafından 264 milyon liralık kur muafiyeti getirildiği yazıyordu.

E bu durumda insanın, “Hani aynı gemideydiniz, siz kur artışı yüzünden gazetenizi çıkaramazken, neden kamunun parası olan 264 milyon, hem de hiçbir yasal dayanağı olmaksızın Demirören’in cebinde bırakılıyor, neden kriz onu vurmuyor” diye sorası gelmiyor değil tabi.

Neyse, devam edelim. Bilmeyenler, “Kur artışıyla kâğıt fiyatları arasında nasıl bir bağlantı var” diye merak edenler olabilir. Şöyle bir bağlantı var: SEKA’yı, yani kâğıt fabrikalarımızı özelleştirdiğimiz ve bu nedenle de yerli kâğıt üretemediğimiz için, döviz kuru arttıkça kâğıt ithalatı daha da pahalılaşıyor, daha da zorlaşıyor. Bu ise elbette ki maliyet artışı anlamına geliyor.

Peki SEKA’nın başına neler geldi, nasıl bir süreç yaşandı? Bunu da Sözcü gazetesinin pazartesi günkü özel haberinden takip edelim. SEKA, Cumhuriyet’in 1930’lardaki devletçilik politikalarına uygun bir şekilde, 1936’da Kocaeli’nde faaliyete geçti ve 2005 yılına kadar üretim yaptı. 2005 yılında ise özelleştirme kapsamında kapatıldı ve yerine bir kâğıt müzesi açıldı. 1981’de Balıkesir’de açılan fabrika ise 2003’te dünüre, yani Albayraklar’a satıldı. Fabrikanın maliyeti 198 milyon dolar, satış fiyatı ise sadece ve sadece 1 milyon 100 bin dolardı. Danıştay kamunun zarara uğratıldığı gerekçesiyle satışı iptal etti ama 2012 yılında yapılan bir yasal düzenlemeyle “Özelleştirme ihaleleri konusunda yargının verdiği kararlarda son sözü Bakanlar Kurulu söyler” denildi ve fabrika Albayrak grubunun oldu. Fabrikanın 2018’de faaliyete geçeceği söyleniyordu ama böyle bir şey olmadı, fabrika hâlâ faaliyete geçmedi. Türkiye’de kâğıt üretilmiyor ve gazete, kitap, dergi, hepsinin kâğıdı yurtdışından geliyor.

O halde soralım, Cumhuriyet’in olabildiğince bağımsız bir ekonomi inşa etmek için kurduğu fabrikaları kapatanlarla, satanlarla, yerli üretimi bitirenlerle aynı gemide miyiz, ülkesine bunu yapanlarla ABD emperyalizmine karşı mücadele edebilir miyiz?

•••

Bu gemi metaforu o kadar çok kullanıldı ki, artık sıkılmış olabiliriz çoğumuz, o halde soruyu biraz değiştirip şöyle soralım: “Hepimiz aynı sarayda mıyız?”

“Bu da nereden çıktı” demeyin, daha pazar günü, yeni rejimin Cumhuriyet’in milli gün ve bayramlarının yerine ikame etmek için icat ettiği günlerden biri olan Malazgirt kutlamalarında, Bahçeli’nin tavsiyesi üzerine alınan kararı ve “Reis”in verdiği müjdeyi, bir saray da Ahlat'a yapılacağı müjdesini duymamış olamazsınız. Diyelim ki duydunuz, şu cümleler karşısında titreyip özünüze dönmemiş olamazsınız:

“Bugün vali ve belediye başkanımızla görüştük. Onlar 1071 metrekare yer düşünmüşler. Dedik olmaz. 1071 metrekare oturum alanı olur en az 5 dönüm çevre düzenlemesiyle. Belediye başkanımız da coştu en az 10 dönüm dedi. Bu bir işaret fişeğidir, inşallah sonu da hayır olur.”

Bu işaret fişeğinin patladığı, bu müjdenin verildiği gün, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan da bir “müjde” gelmiş, gazetelerde yer alan haberlere göre tasarruf tedbirleri kapsamında bakanlık bütçesinde iki milyar liralık kesintiye gidilmişti. Kesintinin yapıldığı kalemlere bakıldığında ise kesintilerin okulların onarımı, kamulaştırma giderleri, parasız yatılılara verilen pansiyon yardımı ve öğrenci ailelerine verilen burslarda yoğunlaştığı görülebiliyordu. Yani zaten çoktan büyük ölçüde özelleştirilmiş olan eğitim alanında, tasarruf tedbirlerinin ilk vurduğu her zaman olduğu gibi yoksul çocukları, emekçi çocukları oluyor, itibardan, saraydan değil de yoksulun çocuğunun cebine giren üç kuruştan, gittiği okuldan tasarruf edilmesine karar veriliyordu.

•••

Türkiye daha önce hiç görülmemiş bir krize doğru doludizgin sürüklenirken, muhalif saflarda adeta bir felç, bir kilitlenme durumu yaşanıyor, uzun zamandır yapılan ilk eylem olan Cumartesi Anneleri’nin 700. buluşmasına verilen yanıt ve Malazgirt gazlamaları ise bundan sonrası için bir ipucu niteliği taşıyor. Kriz derinleştikçe hem dinciliğin, milliyetçiliğin ve hamasetin hem de zor politikasının dozajının artacağını görebiliyoruz.

Öte yandan, dinciliğin, milliyetçiliğin, hamasetin karın doyurmadığının, işsizliğe, enflasyona, geçim derdine bir faydasının olmadığının daha net anlaşılabileceği, “Hepimiz aynı saraydayız” söyleminin giderek daha az işe yarayacağı zamanlara da adım adım yaklaşıyoruz. Siyaset, hem o anlamayı hızlandırmak hem de o anlamanın ortaya çıkaracağı duruma müdahale etmek anlamına geliyor ve mevcut felç halinden çıkış da orada gizli. Oraya odaklanmak, oraya hazırlanmak gerekiyor.

En Çok Okunan Haberler