Her gün doğan güneşle biz...

Tıkış pıkış bir metrobüs yolculuğu. Yüzüm cama yapışmış, herkes birbirine sımsıkı sarılı halde. Biri neredeyse başını omzuma koyup uyudu uyuyacak. Youtube’da bir video izlemiştim, üniversite öğrencileri, sıradan yolcularmış gibi toplu halde bir durakta metroya biniyor ve birden müzikal bir gösteri sergiliyorlardı. Yolcular, yerlerinden kalkıp onlarla dans ediyorlardı.

Bu sıkışıklıkta cep telefonuna gömülmenin bir yolunu bulanların bedenleri burada ama ruhları başka yerlerde, belki öyle bir video izliyorlardır, içlerinden bağıra çağıra şarkı söylemek geçiyordur, kim bilir. Sanmıyorum. Belki bağırmak istiyorlardır, ama bunun melodik olma ihtimali düşük.

Gerçekçi olmayı sevmiyorum. Gerçekçi olmak, çatık kaşlı, sürekli vicdan dersi vermek gibi bir şey oldu sanki. Gerçekçi olmak, televizyon programlarına çıkan uzman ya da akademisyenler gibi devlet aklıyla düşünmek, olayların iç yüzünü biliyormuş da birazdan açıklayacakmış gibi konuşarak sürekli lafı dolandırmaktı; ama gerçekte olayların iç yüzü yoktu, her şey göründüğü gibiydi. Kurnazlık kurnazlıktı, güç güçtü, kurnazlık güçtü. Her şey, böyle bir mantıkla kuruluyordu. Barış istediklerini söyleyenler terörist diye damgalandığına göre, savaş isteyenler terörist değildi. Barış savaştı, kölelik özgürlüktü, açlık tokluktu, muhalefet iktidardaydı, iktidarsa mağdurdu.

Gazeteleri baştan sona okuyup ülkenin sosyo-ekonomik ve siyasal gidişatına dair gerçekçi bir şeyler düşünürken, birden Taksim’e okçu heykelleri konulduğunu öğreniyordun mesela, dümdüz, hiçbir estetik kaygı duyulmadan yapılmış, oyuncak şeylere bakarken, geliştirdiğin bütün o derinlikli teoriler heykellerdeki yaylardan çıkan oklarla tuz buz oluyordu.

John Fowles’un 'Koleksiyoncu' romanında geçen bir söz: “O kadar sıradandı ki olağanüstüydü.” Sıradanlığın bu düzeyi, bütün insan hakları ihlallerinden ya da hukuksuzluklardan daha ürkütücü. Arendt’in faşizmi “kötülüğün sıradanlaşması” olarak tanımlayışı, Arno Gruen’in kitaplarında normalliğin ve sıradanlığın neden olduğu dehşeti anlatan tespitlerini düşününce... Kitap okuma oranlarında Türkiye diplerde bir yer edinmiş örneğin.

Hayal kurmayınca azaldığımı hissediyorum, gerçekliğin karşısında gerçekçi mücadele yöntemleri geliştirmek için, önce gerçekçi hayaller kurmak.... Hayal gücü, yenilgi ve umutsuzlukları dengelemek ya da gerçeklikten kaçmak için değil, çözüm yolları üretebilmek için kullanılırsa bir güce dönüşebilir. Bu olağanüstü sıradanlık içinde hayal kurmayı başarmak bile başlı başına bir eylem biçimi.

Gözlerimi kapatıp hayal kurmaya kaldığım yerden devam ediyorum. Foucault’nun Homeros’un 'Odysseia'sındaki Sirenler için söylediği sözlerini hatırlıyorum: “Yaşamaya devam edebilmek ve dolayısıyla şarkı söylemeye başlayabilmek için kulakları tıkamak, sanki sağırmış gibi onun içinden geçmek gerekir…”

Aklıma bir düşünce geldiği anda o hemen başka bir düşünceyi çağrıştırıyor, o da bir başkasını derken, asıl düşünmek istediğim konudan uzaklaşıyorum. Yazmakla düşünmek arasındaki mesafeden bahseden Paul Auster’ın 'Yalnızlığın Keşfi'ndeki sözleri geliyor aklıma. Üzerine çok düşündüğün bir meselede çok ama çok önemli bir şey söyleyecekken söyleyemeyecek olma duygusu. “Yaralanmıştım, bu yaranın ne kadar derin olduğunu şimdi anlıyorum. Bu yazıların beni iyileştireceğini sanmıştım, ama onun yerine yaramın açık kalmasına neden oldular” diye yazmıştı Auster. Yazmak denilince akla yara geliyor önce, sonra Duras’ın 'Yazmak'ta bahsettiği yalnızlık, sonra hayaller… Ne kadar derin yaraların varsa, yalnızlığın ve hayallerin de çoğalıyor sanki. Yaralarına bakmaktan ve yalnızlıktan korkmayınca yazabiliyorsun. Metrobüste olduğumu unutmuş, tanımadığım biri başını omzuma koymuş uyurken bir şarkının sözlerini mırıldanıyorum: “Selam size Nicola ve Bart, özgürlüğe inananlar, her gün doğan güneşle biz, sizle yola düşeriz…”

En Çok Okunan Haberler