"İç düşman", "Dış düşman" ve Türkiye’de siyaset

“Herkes bize düşman!”.. Geçenlerde bir gazetemizin manşeti buydu ve bir araştırma kurumunun bulguları böyle özetleniyordu. Üst başlık olarak da şunlar yazılıydı: “Türkiye’de sorunların nedenini ‘dış düşmana’ havale etme eğilimi toplumun dünya algısını da etkiledi” (Karar, 6 Haziran). Ertesi gün de Hürriyet’ten bir yazar, bir üniversitenin aynı yöndeki bulgusunu özetliyor ve hükmü soruya çeviriyordu: “Herkes bize düşman mı?”

•••

Bugünlerde böyle sorgulamalar sık sık yapılıyor ve iyi de oluyor. Ne var ki sorgulamaya bence iki unsur daha eklenmeli. Önce şu: Cümleyi mutlaka bir de tersinden okuyarak şunu sormalıyız: “Peki, ya bizler? Bizler başkalarını nasıl görüyoruz?”. Ve bir de şu: Listeye “iç düşman”ları da eklemeliyiz.

Siyaset ve “düşmanlık” denince hukuk dünyasında akla önce Carl Schmitt adı gelir. Alman hukukçu 1940’larda siyaseti “düşmanlık” ilişkilerine dayandıran bir kuram geliştirmiş ve bir de “iç düşman” kavramı yaratmıştı. Bunlara karşı alınacak “hukuki” önlemleri de şöyle sıralamıştı: Olağanüstü hal rejimi; mutlak otorite; devrimci partilerin kapatılması; ceza hukukunun siyasileştirilmesi vb. Görüldüğü gibi son yıllarda bunların hemen hepsi de bizde uygulandı. Üstelik Nazi kuramcıya hiç de gönderme yapılmadan! Schmitt’in düşünceleri çeşitli ortamlarda, konjonktürel dürtülerle uygulanıyordu. Örneğin Erdoğan, seçim meydanlarında “CHP pisliktir! CHP çöptür! CHP susuzluktur!” diye gürlerken, kimse onun bir “doktrin”den esinlenmiş olduğunu düşünmüyordu. Cumhurbaşkanı bunları iktidar güdüsüyle, içinden geldiği gibi söylüyordu!

•••

Evet, düşmanlık her dönemde yaygın oldu; yine de, tarihte ne Avrupa’da sistematik bir “Türk düşmanlığı”ndan, ne de Osmanlı’da benzer bir Batı düşmanlığından söz edilebileceği kanısındayım. İsterseniz bu konuyla ilgili küçük bir tarihi gezinti yapalım.

“Osmanlı Kimliği” başlıklı kitabımda Avrupalıların “Osmanlı” hakkında yüzyıllar boyunca nasıl karışık duygular yaşadıklarını bir sürü örnekle anlatmıştım. Özellikle İstanbul’un fethini izleyen yüzyılda Osmanlı Devleti, Avrupa siyasetinin bir parçası haline gelmişti ve örneğin İtalyan devletleri, aralarındaki kavgalarda Türk’ü yanlarına almayı bir başarı sayıyorlardı. Bu olguya işaret eden Maxime Rodinson, 15 ve 16. yüzyılın yayınlarında “Osmanlı siyasi ve idari sisteminin, çeşitli alanlardaki etkin niteliğiyle Batı’da takdir duyguları yarattığını” ve Müslüman Doğu’nun da, bütünüyle, “zengin, refah içinde, üstün bir uygarlık” olarak Batı’yı “büyülediğini” yazıyordu. (La Fascination de L’Islam, 1980, s. 56, 59). Oysa birkaç yüzyıl sonra tablo tamamen değişmiş ve “Avrupa’da, 15-17. yüzyıllar arasında ‘Türklerin bu önlenemez başarılarının sırrı ne? Tanrı neden Hristiyanların değil de inançsızların yanında?” şeklinde sorulan sorular, 19. yüzyılda tersine dönmüştü”. (L. Valensi ve G. Martinez-Gros, L’Islam, l’Islamisme et l’Occident, 2013, s. 227).

19. yüzyılı Osmanlılar “Doğu Sorunu”nun kirli oyunları içinde, Fransızların “şamar oğlanı” anlamı kazanan “Tête de Turc” (Türk kafası) deyiminin ezikliği içinde geçirdiler. Deyim, aslında düşmanlıktan çok küçümsemeyi ve aşağılamayı ifade ediyordu.

•••

Osmanlılar ise bu sürecin tam tersini yaşadılar. 15 ve 16. yüzyıllarda “Dar’ül harp”de fetihler devam ettiği sürece “ehl-i küfr”ü küçümsüyor ya da yok sayıyorlardı. Oysa yenilgilerle beraber bu duygular korkuyla karışık bir hayranlığa dönüşmeye başladı. Bu yöndeki belirtiler daha 18. yüzyılda Paris’e elçi olarak gönderilen 28 Çelebizade Mehmet Efendi’nin sefaretnamesinde ortaya çıkmıştı. Mehmet Efendi’nin yanında götürdüğü oğlu da, 20 yıl sonra (1740), Paris’e elçi olarak gitmiş ve dönüşünde İbrahim Müteferrika ile birlikte ilk matbaamızı kurmuştu. Onları izleyen yüzyılda ise hem Tanzimat paşaları, hem de Yeni Osmanlılar bu hayranlığın çarpıcı örneklerini verdiler. Ziya Paşa “Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kâşaneler gördüm” diyor, Namık Kemal ise bazı yazılarında Avrupa’yı hiçbir Avrupalının övemeyeceği derecede övüyordu. Vatan şairimiz “Maarif”le ilgili bir yazısında, kasten abartarak, Avrupa’da “adi gemicisine, hamalına varıncaya kadar” herkesin “bir veya daha ziyade ecnebi lisanını anlayıp, okuyup, yazdıklarını” ve tüm bilimlerin “mukaddemat”ına da “vakıf bulunduklarını” anlatmıştı (İbret, 22 Haziran, 1872).

•••

Hayranlık, Jön-Türkler’de ve Cumhuriyet döneminde de devam etti ve kimi iddiaların aksine bu konuda en çarpıcı uyarılar da Mustafa Kemal ve İsmet paşalardan geldi. Atatürk daha Cumhuriyet bile ilan edilmeden, 1923 Mart’ında yaptığı bir konuşmada aydınlarıyla halkı arasında bir kopukluk olan “bozuk zihniyetli milletler”i eleştiriyor, İnönü ise, 1939’da Türk Tarih Kurumu’na gönderdiği bir mektupta “Bir milletin en büyük kaybı kendine itimadını kaybetmesidir” diyordu. Ne var ki çok partili hayata geçilip de “oy avcılığı” bir retorik ya da demagoji ustalığı haline gelince “düşmanlık politikası” da etkili ve verimli bir silaha dönüştü.

•••

1946’da “Dörtlü Takrir” ile Demokrat Parti’yi kuran dört politikacı da CHP’li idiler. Üstelik Parti’nin en üst kademelerinde bulunmuşlardı. Oysa iktidara yürüyüşlerinde en büyük “düşman”ları da eski partileri oldu. Öyle ki bugün bile Tayyip Bey ve AKP yöneticileri CHP’yi lanetlerken, 1946-50 arasında DP’nin ürettiği sloganlardan daha iyisini bulamıyor.

Aslında o yıllarda CHP de geride kalmamış, kısasa kısasla yanıt vermişti. Böylece “komünist”, “yobaz”, “din düşmanı”, “savaş vurguncusu”, “jandarma ve tahsildar zulmü” gibi etiketler o dönemde “düşman”a uygun görülen sıfatlar oldu. Bir yanda kendi başlattığı reformları (Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, Köy Enstitüleri vb) bile savunamaz hale gelmiş, ruhsuz bir bürokrasi; öte yanda Atlantik ötesinden gelecek dolarlara ağzı sulanarak bakan toprak ağaları, karaborsacı tüccarlar ve sözcüleri.. “Cephe”ler bunlardı ve 1946’da “Çok Partili Rejim”e böyle bir “cepheleşme” ile girildi. Dışarıdaki “büyük düşman” içerde de hayali bir “iç düşman” yaratmış ve bunun hakkında dolaylı bir anlaşmaya varılmıştı. Taraflar bir yandan birbirini “Moskof ajanlığı” ile suçluyor, öte yandan da “Moskof”a karşı önlemler için aralarında yarışıyordu. Bu amaçla din ve mukaddesat duyguları da seferber edildi. O kadar ki, DP iktidarının ilk yıllarında, Ticani tarikatına mensup yobazlar iktidara aslında kendilerinin geldiğini sanarak nerede bir Atatürk heykeli görseler çekici indirmeye başlamışlardı. Doğrusu bu kadarını DP yöneticileri de beklemiyordu; gereken önlemi aldılar ve “şeflik sistemi” denen “düşman”ı başka araçlarla yok etmeye çalıştılar.

Aradan geçen yetmiş yıl içinde de bu “dost-düşman” kavgası, her dönemde ağır basan çıkarlara göre yeni dost ve düşman kategorileri üreterek sürüp gitti. Bugünlere böyle geldik ve seçimlere de adeta bir cihad çağrısıyla gidiyoruz.

•••

Devlet Bahçeli’nin erken seçimlere yol açan 17 Nisan konuşması gerçekten de bir cihad çağrısına benziyordu. “Milli bekamız tehlikede” diyordu ülkücü lider, “Kaos üreticileri faaliyet halinde (...) 2019’a kadar bekleyemeyiz!”. Sanki ülke işgal edilmek üzereydi! Bu nedenle seçimler de derhal “Malazgirt ve Büyük Taarruz günü olan 26 Ağustos’a” çekilmeli ve “kaosa oynayanların oyunları” bir an önce bozulmalıydı.

Bu durumda gözler derhal Tayyip Bey’e çevrildi ve ondan, doğrusu, sert bir yanıt bekleniyordu. Öyle ya, Devlet Başkanı tüm konuşmalarında ülkenin nasıl görülmemiş bir kalkınma içinde olduğunu, 2023 hedefine doğru nasıl hızla ilerlediğimizi ve yakında mutlaka “ilk 10”a da gireceğimizi anlatıp durmuyor muydu? Yok eğer Bahçeli’nin dediği gibi, 16 yıllık icraat sonunda ülke uçurumun kenarına gelmiş ve bir “beka sorunu” ortaya çıkmışsa, o zaman kendisine düşen de halktan özür dilemek ve hemen istifasını vermek olacaktı. Bunu yapmayı da aklından geçirmediğine göre ne diyebilirdi?
Aslında Erdoğan ne Bahçeli’yi terslemeyi, ne de istifayı düşünmüştü. Formülü şuydu: 24 saat içinde yanıtını verirken iç ve dış düşmanları “terörist” başlığı altında topluyor ve tüm sorumluluğu da onlara yıkıyordu. Bahçeli tamamen haklıydı; hatta az bile söylemişti. Ülkenin 26 Ağustos’u dahi beklemeye tahammülü yoktu. Eğer ülke bugünlerde “kaosun eşiğinde” olup bir “beka sorunu” yaşıyorsa, bu, Türkiye’yi yönetenlerin değil, onun “düşmanları”nın, “komplocu”ların, “büyümemizi çekemeyenlerin” eseriydi. Ve maalesef bu “düşman cephe”de muhalefet partileri de yer almışlardı.

“Suriye’deki gelişmelerin hızlandığı, makro ekonomik dengelerden, büyük yatırımlara kadar her konuda çok önemli kararlar vermemiz gereken bir dönemde seçim konusunu gündemden bir an önce çıkarmamız gerekiyordu.” Erken seçim önerisi “yetkili kurullarda enine boyuna müzakere edilmiş” ve seçimin 24 Haziran’da yapılması kararlaştırılmıştı.

•••

Seçim kararına esas itibariyle “Suriye’de hızlanan gelişmeler” ve “makro ekonomik denge” kaygıları neden olmuştu. Ülke topraklarının dörtte üçünü kontrol altına alan Esad, şimdi de Rusya’nın yardımıyla İdlib’e gözünü dikmişti. Oysa orada 2,5 milyon kadar sığınmacı yaşıyordu. Birleşmiş Milletler Suriye İnsani Yardım Koordinatörü Panos Moumtzis, “2.5 milyon insanın yerlerinden olup Türkiye’ye yönelmesinden endişe duyuyoruz” diyor, “bu insanların gidecekleri başka hiçbir yer yok” diye ikaz ediyordu (Hürriyet, 12 Haziran). İdlib, bu nüfusa, rejimle yapılan anlaşma sonucu Halep ve Doğu Guta’dan ayrılan muhaliflerin, cihadistlerin ve yakınlarının sığınması ile ulaşmıştı. Suriye cephesinde varılan nokta buydu. Oysa bu konuda çözüme yönelik bir açıklama yapılacağına Kandil operasyonu başlatıldı. Seçim anketleri kaygı verici işaretler veriyordu; Kandil’in vurulması tabloyu değiştirecek ve Abdülkadir Selvi’nin yazdığı gibi, “denkleme Kandil’den önce ve Kandil’den sonra seçeneği” de eklenecekti (Hürriyet, 11 Haziran). Seçim barometresi “dost-düşman” çizelgesinin de belirleyicisi haline gelmişti.

•••

“Makro ekonomik dengeler”e gelince, eğer son altı ayda TL erimiş ve faizler de % 20’lere yaklaşmışsa o da ittifak halindeki iç ve dış düşmanların eseriydi. 24 Haziran’da “terör ve destekçilerine” atılacak “Osmanlı tokadı” ile her şey yoluna girecek, dolar ve faizler hızla düşecekti. Erdoğan kararlıydı, ama seçim kararını açıklarken bile “kabine ve MYK üyelerinin yüzünde bir ‘erken seçim’ coşkusu ve heyecanı yoktu” (Milliyet, 19 Nisan). Kaldı ki izleyen iki aylık seçim kampanyasında bu durum daha da açık şekilde ortaya çıktı. Borsa çöküyor, TL hızla değer kaybediyor, faizler tırmanıyordu. “Kaos kapıda” diyen Bahçeli’ye seçimle huzuru sağlayacaklarını ve “eski sistemin hastalıklarını” yok edeceklerini söyleyen Erdoğan’ın resti tutmamıştı. Yorumları reyting kuruluşları kadar etkili bir gazetede, tam tersine, ekonominin ancak bir iktidar değişikliği ile tırmanışa geçeceği (“a phenomenal rally”) ileri sürülüyordu (Financial Times, 26 Mayıs 2018). Kısaca yurt ve dünya konjonktürü, iktidardaki oligarşiye “Tamam!” diyor, bir dikta şansı tanımıyordu. “Sistem”e tekrar yamanma çabaları da bekleneni vermedi. Üstelik seçim arifesinde, yani “aday Erdoğan”ın en güçlü görünmesi gereken bir anda, ekonomide kararlar onun tarafından değil, ona da ters düşecek şekilde, bakanları tarafından alınıyordu. AB ve ABD ile diplomatik müzakereleri ise yine bir bakanı yürütüyordu. Erdoğan batılı mahfillerde adeta bir persona non grata statüsüne itilmiş gibiydi. Kısaca daha seçim yapılmadan yön belli olmuş, dünya gerçekleri Türkiye’ye “barış ve huzur” yönünü göstermişti. Muharrem İnce’nin OHAL’i hemen kaldırma vaadinin yankıları ve Erdoğan’ın alelacele benzer şeyler söylemek zorunda kalması bunun en açık kanıtıydı. Yine de 24 Haziran’da sandıklardan farklı bir sonuç çıkar, seçmenler “devam!” derse, o zaman da, Türkiye, geçmişte acılı örneklerini defalarca yaşadığımız bir “türbülans alanı”na giriyor demektir.

En Çok Okunan Haberler