İçsel devrim

1 Mayıs’ta Plaza Eylem Platformu’nun sloganlarından birinde geçiyordu “benliğimiz gasp edilemez” sözü. Gasp edilmesinden kasıt, belirlenmiş bir yaşam biçimine insanların zorlanmasıydı, ne giyeceğinden nasıl eğleneceğine ya da nasıl düşüneceğine kadar. Bir yandan insanları belirli kalıplara girmeye zorlayıp, bir yandan da çalıştığı işte yaratıcılık ve yüksek performans beklenmesi de bir çelişki…

Benlik, Rein Raud’un “Benlik Pratikleri” kitabında da altını çizdiği gibi dolaşık bir şeydi; bütün önemli ötekilerle ve insanın benliğini oluşturan diğer yanlarıyla sürekli bir müzakere halinde var olmaya çalıştığı. Benliğin bu dolaşık hali, asıl büyük zorluğuydu.

Klinik psikoloji doktora derslerinde, antropoloji eğitimi almanın, edebiyat ve felsefeyle uğraşmanın avantajlarını görmüştüm. Bahsedilen her konuda, aklım bir roman sahnesine ya da karakterine gidiyordu. Yaşadığım en büyük zorluksa, kendi benliğime yönelik gözlemlerimdeydi, bir roman karakteri değildim çünkü, canlıydım ve içgörüm geliştikçe canım yanıyordu.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde öğrenci olduğum günlerde, varoluşçuların eserlerine gömülmüştüm. Yaşadığım toplumu anlamak için öncelikle kendimi anlamam gerekiyordu. Hatta o günlerde, şimdi çocukça nitelendirdiğim bir düşünceye inanıyordum: Devrim yapabilmek için önce kendi içsel devrimimizi yapmalıydık, başka türlü olamazdı. İddialı bir şeydi bu ‘içsel devrim’ ve her devrim gibi bir altüst oluşu, kaosu gerektiriyordu. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ama Mao’nun “Acı sevmeyen halklar devrim yapamaz” gibi bir sözü kalmıştı aklımda. Demek ki acıdan korkulmamalıydı, bu acının sonunda mutlu ve özgür günler gelecekti.

O günlerde insanın bir doğası olup olmadığı gibi konularda, fakültenin kantininde derin tartışmalara girerdik. Bu tartışma, okuldan sonra Beyoğlu’ndaki, aynı zamanda kafe olan İskenderiye Kütüphanesi’ne taşınır, Hegel’den, Frankfurt Okulu’ndan kitaplar masaya yığılır, sanki hemen sorumuza bir yanıt bulamazsak devrim treni kaçacakmış gibi çalışırdık.

Daha sonra Rollo May’in kitaplarında da bulduğum yitirilişler üzerine kafa yoruyordum en çok. Toplumdaki değer merkezinin, benliğin ve trajedi duygusunun yitirilişi... Bu yitirişi önlemek içinse, insanın kendi bilincinin farkına vararak benliğini yaratıcı bir süreç içinde yeniden üretmesi gerekiyordu. Bu da öyle kolay bir şey değildi, insan kendisini karşısına alıp yüzleşirse, hatta bu yüzleşmeyi onu reddedebilecek duruma kadar götürebilirse varoluş mümkün oluyordu. Ama bütün bu teorik bilgiler bir noktadan sonra işe yaramıyordu. Vapur yolculuğu yaparken arkadaşıma, çaresiz ve umutsuzca “Varoluş imkânsız” dediğimi hatırlıyorum. Yaşadığım çaresizliğin nedeni, sanki okuyup düşünmenin, farkındalığımın artmasının benliğimi yeniden üretebilmek için yeterli olacağını sanmamdı. Her genç gibi aceleciydim. Benliğin dünyayla ilişkisini gözden kaçırıyordum.

Okula giderken, Karaköy’de olta balıkçılığı yapan, 60’ların öğrenci liderlerinden Sakallı’nın yanına uğramam bu açıdan bir şanstı, birlikte balığa çıkıyorduk. Sakallı’nın okuduğum kitaplardan haberi yoktu, o daha çok tarih kitaplarını seviyordu ama o dingin ve kendinden memnun halinde bir şeyler vardı; kitaplarda yazmayan, yazsa da yaşanmadan fark edilemeyecek bir şey. Denizle, martılarla, kedilerle arasında, diğer insanlardan farklı bir bağ vardı. Bu bağın özelliği, dolaysız olmasıydı. Birileri ona kediler güzeldir dediği için kedileri güzel bulmuyordu. Her şeyin, onun kendi iç dünyasında, kendine özgü bir anlamı vardı. Fark etmekle, farkındalığı dünyayla ilişkisinde bir bilince dönüştürmek farklı şeylerdi. Okumak farkındalığı arttırıyordu, ama o farkındalığı bir bilince dönüştürmek dünyayla kurduğumuz ilişkiyle mümkün oluyordu, farklı yaşam olasılıklarını görmemizi sağlayan. Sait Faik gibi yazarları büyüleyen ve yazdıklarında izlerini sürdükleri o giz, böyle bir şeydi. Benlik, sabit bir şey değildi. Benlik, iç dünyanın sınırlarına hapsedilip değiştirilecek bir şey değildi. Geçmişten geleceğe doğru uzanan, bir kısmı bilinçten, bir kısmı bilinçdışından oluşan, akışkan ve geçişken parçalı bir bütündü.

Sabaha karşı, sisle kaplı denizde usul usul kıyıya doğru yol alırken, varoluşum dolup taşardı, denizdim, İstanbul’dum, sistim, buluttum…

En Çok Okunan Haberler