İçten içe...

Deniz kenarında, ısınmak için yaktığımız ateşin başında oturmuş, yaklaşmakta olanın karanlık sesini dinliyorduk. İkimizin de içi, gökyüzünü kaplayan karabulutlar gibi karaydı. Tekneye atlayıp uzaklara gitme hayali kurmuyorduk, bırakıp gidemezdik balıkçılar kahvesini. “En fazla ne olur ki?” dedin sonra, yüzünü aydınlatan bir gülümseme gelmişti dudaklarına, sonra o gülümseme gözlerine geçti. Durumumuzu, Tolkien’in “Yüzüklerin Efendisi”nde anlattığı hikâyeye benzettin. Sauron, kötülüğe hizmet eden herkesi toplamıştı etrafına, çoğu da kötülüğe hizmet ettiğinden habersiz bir büyüye kapılmış... “Bizim bir Gandalf’a ihtiyacımız var, aramızdaki anlaşmazlıkları çözüp cesaret verecek…” Sonra başladı kallavi bir geyik, başka romanlar, masallar, filmler karıştı işin içine. Hayal kurabildiğimiz sürece, bize bir şey olmazdı, olsa bile olmazdı, dayanırdık. En fazla ne olurdu ki?..

Yaklaşmakta olanın karanlık sesi, aşama aşama uygulanan bir planın varlığını işaret ediyordu. Muhalif yayın organları kapatılmış, ardından milletvekilleri, belediye başkanları, yazarlar, gazeteciler hapsedilmişti. Aralarında çocuk hakları derneklerinin olduğu sivil toplum örgütlerinin kapısına kilit vurulmuş, üniversitelere, liselere kendi isteklerine uygun bir düzen verilmişti. Kanun hükmünde kararnamelerin ardı arkası kesilmiyor, idam cezasından tecavüz yasasına, gündem tıka basa, kirli fantezileri çağrıştıran konularla dolduruluyordu.

Bütün bu olup biten karşısında cılız bir direniş varmış gibi görünüyordu. “Bu sadece görünen kısmı, öyle değil, içten içe…” dedin ve sustun, olacakları sanki baktığın ateşte görmüş gibi... Turhan Günay, Necmiye Alpay, Aslı Erdoğan gibi simge isimler hapsedilmişken bile güzel güzel kitap fuarı yapılması ya da rektörler atandıktan sonra üniversitelerde bir şeylerin aksamaması, meselenin sadece görünen yüzüydü. Tamam, çoğu kişi neyle karşı karşıya olduğunu ya da gerçekte ne olup bittiğini anlamış değil, ama bu anlamama durumu, aşırı iktidar uygulamalarıyla uzun sürmez. Bu yüzden iktidar da ağırdan almak istiyor, ama öyle zor ki… Yani ağırdan almak, bu kadar korkarken. Kendinden emin olan bir güç, esnek olur, bağışlayıcı olur. Biz herkesi bağışlıyorduk, çocuklara zarar verenler hariç, çünkü büyümeyi reddeden çocuklardandık.

Ateşin başında, Ricoeur’ün “Eleştiri ve İnanç”taki Almanya’yla ilgili sözlerini konuştuk. 1920’lerde yaşanan demokrasi, II. Wilhelm Almanyası’ndaki otoriter geleneğe özgü hiyerarşik yapıları yok ederek, totalitarizme direnmenin bütün etkilerini ortadan kaldırmıştı. Hitler, demokrasi aracılığıyla demokrasiyi koruyacak “toplumu yapılandıran yapıları”, ara kuruluşları, loncaları, sendikaları ya yok etmiş, ya da etkisizleştirerek yurttaşların genel irade karşısında yalnız kalmasını sağlamıştı. Buna, “totalitarizmin yığınlaştırma eylemi” diyen Ricoeur, dünyada demokrasilerin totalitarizme karşı gösterdiği zayıf direnişten endişeleniyordu.

Ricoeur, endişelerinde haklı çıksa da, ana babasını kızdırmak için yemek masasında parmağını burnuna sokan çocuğun isyanı gibi, her an isyandan tahakküme, tahakkümden isyana gidildiğini, iktidar ilişkilerinin kaçınılmaz olarak direnişe yol açtığını söyleyen Foucault ile umutlanmanın bir yolunu buluyorduk. Tamamen muzaffer olan bir iktidarın olamayacağını, tarih defalarca göstermişti.

Böyle şeyler düşünüp konuşarak kendimizi mi avutuyorduk? “Avunmak iyidir” dedin yüzümü ellerinin arasına alıp, sıcacıktı ellerin. Sonra Turgut Uyar’dan dizeler mırıldandın: “İyi baksanız bir gül olacak avuntum gözlerinizde / İyi baksanız bir şaşmaz tüfek / İyi baksanız yolunu bilen bir coşkun beygir / Bunlar kandırmıyorsa yatın tavana bakın / Uzun uzun bir şeyler hatırlayacaksınız…”

Aynı şiirden ben de şu dizeleri mırıldandım, yaklaşmakta olanın karanlık sesini duyarken: “Bu dünyada yediğimiz ekmekler içtiğimiz sular / Dizlerimizdeki bu güç derimizdeki tad / Karşı koymak içindir kaçmak için değil…”

En Çok Okunan Haberler