İran yaptırımları: Emperyalizm ve yolsuzlukla mücadele

Engin Sune - Dr., Hacettepe Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Donald Trump’ın Amerikan başkanlığına seçilmesinden bu yana İran’la yaşanılan kriz, ABD’nin İran ekonomisini hedef alan yeni yaptırımları gündeme getirmesiyle yeniden alevlendi. Trump, İran konusunda yeni adımlar atacağının ve Obama’nın P5 + 1 ülkeleri ile birlikte İran’la imzaladığı nükleer anlaşmaya son vereceğinin sinyallerini seçim kampanyası sırasında sıkça dile getirmişti. Bu yönde ilk adım da Rıza Zarrap ve Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın ABD’de tutuklanmasıyla atılmıştı.

Söz konusu davanın hedefi, Amerikan yaptırımlarının delinmesi suçuyla öncelikle İran’da bir teşkilat şeması oluşturmak, ardından bunun Türkiye uzantılarını ortaya koymaktı. Bu şemada Babek Zencani gibi İranlı işadamlarının eski İran cumhurbaşkanı Ahmedinejad ve onun kabinesindeki bürokratlarla ilişkileri ortaya konulmuş ve böylece yaptırım delme faaliyetinin rant elde etme amaçlı bireysel bir inisiyatif olmasından ziyade devlet politikası olarak tasarlandığı iddia edilmiştir. Benzer bir tablo da Türkiye için hazırlanmıştır. Hakan Atilla’nın Halkbank gibi bir devlet bankasında bulunmuş olduğu pozisyon göz önüne alınarak, Halkbank eski genel müdürü Süleyman Aslan’ın evinde bulunan ayakkabı kutularından Zafer Çağlayan’ın saatine kadar yolsuzluğa konu olmuş tüm AKP bürokratlarını içeren bir şablon çıkarılarak Türkiye’nin ceza ve yaptırım kapsamına sokulması hususunda tartışmalar gündeme gelmiştir. Fakat dava sürecinde Hakan Atilla’nın günah keçisi ilan edilmesi ve tutuklanması, Türkiye’nin doğrudan yaptırımlara maruz kalmamasına imkan tanımıştır.

Küresel polis gücü ABD
Peki, bu noktada asıl sorulması gereken, ABD’nin hangi siyasi ve hukuki yetkiye dayanarak dünyanın diğer bir ucunda olan iki ülke arasındaki iktisadi ilişkileri yargılama kapasitesine ulaştığıdır.

Zarrap iddianamesinde sanıklar dört ayrı suçtan yargılanmaktaydı: ABD’ye karşı dolandırıcılık, para aktarma, bankacılık sistemine karşı dolandırıcılık ve Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nın (International Emergency Economic Powers Act) ihlali. Özellikle Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası, ABD’ye İran yaptırımlarının delinmesine sebep olan faaliyeti yargılama yetkisi vermektedir. Bu yasa, ABD başkanına olağanüstü hal ya da beklenmedik bir uluslararası tehdit durumunda, ulusal güvenliği, dış politikayı ve ekonomiyi düzenleme ve kontrol etme yetkisi vermektedir. Anılan yetki ilk kez, İran ile ABD arasında 1979 İran devrimi sırasında vuku bulan rehine krizinde ABD başkanı Jimmy Carter tarafından kullanılmış ve bu çerçevede İranlı yetkililere ve kamu kuruluşlarına ait varlıkların dondurulması gündeme gelmiştir. Fakat özellikle 2000’li yıllardan sonra bu yasa emperyalist müdahalenin bir aracına dönüştürülmüştür. 11 Eylül saldırıları sonrası George W. Bush, terörist örgütlerin finansman kaynaklarına saldırma ve siyasi erkin ekonomik kaynakları bu örgütlere aktarmasının önüne geçme söylemleriyle bu Güç Yasasına sıkça başvurmuştur.

ABD’ye bu iktidarı sağlayan ve bu yönteme başvurmasını teşvik eden birkaç hususu burada belirtmekte fayda var. Öncelikle Sovyetler Birliği’nin ve onun yaratmış olduğu alternatif bir dünya sisteminin yokluğunda ABD başta olmak üzere Batılı emperyalist güçler, uluslararası hukuku biçimlendirme yetkisini tamamıyla tekeline almıştır. Böylece, söz konusu Kolektif Emperyalist blok bir yandan küresel yasa koyucu konumuna gelmiş, diğer bir yandan da tek yönlü bir yargılama yetkisini de bünyesinde toplamıştır.

Yolsuzlukla mücadelenin ekonomi politiği
Yaptırımları ortaya çıkaran koşulların anlaşılması için üzerinde durulması gereken husus “uluslararası yolsuzlukla mücadele”nin ekonomi politiğidir.

Yolsuzlukla mücadele ilk kez 1995 yılında, dönemin Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn tarafından uluslararası gündeme alınmıştır. Özellikle 1997 Asya Finansal Krizi’nden sonra da emperyalist güçlerin neoliberal politikaları diğer coğrafyalara yaymasında bir araç olarak yolsuzlukla mücadele sık sık başvurulan bir araç haline gelmiştir. Yolsuzluk, yine Dünya Bankası tarafından “kamu gücünün özel menfaatler için kötüye kullanılması” diye tanımlanmaktadır. Yani doğrudan siyasi alan ile ekonomik alan arasındaki spesifik bir ilişki türüne işaret etmektedir. Bahsi geçen bu ilişki türü tam da neoliberalizmin, iktisadi faaliyetlerin tamamıyla piyasaların kontrolüne bırakılması, devletin ise ekonomideki tek rolünün bu yapının işleyişini aksatacak durumları ortadan kaldıracak yasalar koyması prensibiyle çelişmektedir.

Küresel düzlemle gelişen Türkiye ve İran’daki yolsuzlukla mücadele faaliyetinin, neoliberal politikaların buralara yerleştirilmesi girişimi üzerinden okunulması, İran-ABD arasındaki gerilimin anlaşılmasında hayati bir önem taşımaktadır.


Günümüzde küresel kapitalizmin aldığı form, her coğrafyanın bu küresel sisteme farklı bir şekilde entegre olma biçimi ve bununla ilişkili olarak emperyalizmin ve emperyalist politikaların geçirdiği dönüşüm doğru bir şekilde ortaya konmadıkça kitlelerin sahip olacağı tek özgürlük iki efendiden birini seçme özgürlüğünden ibaret olacaktır.

Öncelikle Türkiye ayağına bakacak olursak, her ne kadar neoliberal dönüşüm özelleştirmeler, bağımsız para politikaları ve finansallaşma (temel olarak her türlü mülkiyetin borsalar aracılığıyla dolaşıma sokulması) bağlamında sağlanmış olsa da, özellikle AKP döneminde Körfez “sermayesi”yle kurulan enformel ilişki biçimleri, iktidara yakın sermaye gruplarının siyasi erk aracılığıyla semirtilmesine yol açmıştır. Bu durum da Katar ve Suudi Arabistan’da gördüğümüz, ahbap-çavuş ilişkisi üzerinden sermaye birikimi sağlayan ve bu ilişki üzerinden haksız kazanç elde eden politikacıların bulunduğu bir yapı yaratmıştır. Neoliberal birikim rejimiyle bazı hususlarda çelişen bu yapı, AKP iktidarı ile ABD arasında zaman zaman çatışma yaratmıştır. Halk Bankası davası da bu çatışmanın ulaştığı en uç seviyenin somutlaşmasıdır.

Liberal olmayan kapitalizm
İran’a dönecek olursak, konu olan yeni yaptırım dalgası İran’ın nükleer programından ziyade İran Merkez Bankası’nı hedef almaktadır. Merkez bankası aracılığıyla, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na kaynak aktarıldığı ve Devrim Muhafızları’nın da bu kaynağı Hizbullah gibi örgütlerin finansmanı için kullandığı iddia edilerek yeni yaptırımlar formüle edilmektedir.

Oysa İran’ın devrim sonrası inşa etmiş olduğu ekonomik ve politik yapılara baktığımız zaman, Devrim Muhafızları’nın ekonomideki rolü tam da bahsettiğimiz neoliberal politikalar ile bir çelişki oluşturmaktadır. Özellikle 1980 yılında başlayan İran-Irak savaşı boyunca Devrim Muhafızları’nın önemli bir rol oynaması ve ardından yeniden inşa sürecinde bünyesindeki firmalar aracılığıyla yer alması, bu örgütün elinde büyük miktarda sermaye birikmesine yol açmıştır.

Öncelikle savaş döneminde kendi silah sanayisini kurmuş, 1990’lı yıllarda ise bünyesindeki Khatam al-Anbiya firmasıyla askeri endüstrinin dışında faaliyet göstermeye başlayarak tarımdan madenciliğe, ulaşımdan petrol ve doğal gaz üretimine, ithalattan ihracata geniş bir yelpazede iktisadi alanda faaliyet yürütmüştür.

Bu paramiliter örgüt, hem kamusal hem de özel bir statüye sahip olmasının yarattığı ayrıcalıkları kullanarak, özellikle de Ahmedinejad döneminde, yerel ve yabancı sermayeyle rekabete girmek zorunda kalmayarak birçok ihaleyi kolaylıkla almıştır. Petrol gelirlerinden aldığı paylar, düşük faizle elde ettiği krediler ve yabancı sermayeye karşı korunması ayrıcalıklarıyla, Devrim Muhafızları elinde bulundurduğu sermaye bakımından İran’ın en büyük tekeli halini almıştır. Hem yarı kamusal statüsü hem de eski ordu mensuplarına ve siyasi bağlantısı güçlü gruplara rant kapısı sağlaması bakımından bu kurumun varlığı doğrudan iktisadi alanın politik müdahaleden bağımsız işlemesinde engeller yaratmaktadır. Bu yüzden neoliberalizm, İran’da istenilen ölçüde bir türlü yerleştirilememektedir.

Kolektif emperyalizm tarafından dayatılan yabancı sermaye ile yerli sermayenin aynı koşullara tabi olması durumu, bu yapıların varlığı altında tesis edilememektedir. Emperyalistlerin yaptırımlar gibi ekonomik zor araçlarına başvurması ve hedefinde İran Merkez Bankası ve Devrim Muhafızları’nın olması da bu yapıların çözülmesi yönünde girişimler olduğunu ortaya koymaktadır.

Emperyalist politikanın “öznesi” ve anti-emperyalizm
Bu aşamada şunu sorabiliriz: emperyalizmin saldırdığı her şey doğrudan anti-emperyalist olarak tanımlanabilir mi? Yahut sol-sosyalist hareket, emperyalizmin dönüştürmeye çalıştığı her yapının arkasına geçerek onunla birlikte anti-emperyalist bir mücadele verme iddiasında bulunabilir mi?

Yine İran örneğine bakacak olursak, Devrim Muhafızları’nın varlığı her ne kadar neoliberal biçimin yerleşmesinde bir engel olsa da, elinde tuttuğu büyük sermaye küresel kapitalist sistemin işleyişi için büyük bir öneme sahiptir. İran’la Batılı emperyalist güçler arasında sorun yaratan şey kapitalizmin kendisi değil, farklı biçimleri arasında ortaya çıkan çelişki ve çatışmadır. Sol ve sosyalist mücadelenin ise anti-emperyalist bir refleks ile gerici ve sermaye yanlısı siyasi erkin arkasında pozisyon alması kapitalizmin yalnızca başka bir biçimine hizmet edecektir. Fakat tam da bunun aksi yönünde pozisyon almak, yani içerideki gerici iktidara karşı emperyalistlerle işbirliğine girmek de ezilen sınıfların sömürüsünü sürekli hale getirmekten öteye geçemeyecektir. Ho Chi Minh örneğin, dönemin Fransız mandası olan Vietnam’da sömürgecilere karşı ABD ile işbirliği içine girmesinin faturasını, 10 yıl sonra ABD topraklarını işgal ettiğinde çok acı bir şekilde tüm halkına ödetmiştir.

Sol hareket emperyalist güçler ile gerici iktidarlar arasında bir tercih yapmak zorunda değildir, yapmamalıdır. Sosyalist hareketin hedefi doğru pozisyon almak ve kitleleri de mevzilendiği alana doğru çekmek olmalıdır. Fakat doğru pozisyon almak ancak ve ancak doğru analiz ile mümkündür. Günümüzde küresel kapitalizmin aldığı form, her coğrafyanın bu küresel sisteme farklı bir şekilde entegre olma biçimi ve bununla ilişkili olarak emperyalizmin ve emperyalist politikaların geçirdiği dönüşüm doğru bir şekilde ortaya konmadıkça kitlelerin sahip olacağı tek özgürlük iki efendiden birini seçme özgürlüğünden ibaret olacaktır. Sosyalist hareketin vazifesi ise üçüncü bir yolun, “efendisiz özgürlüğün” mümkün olduğunun ilanı olmalıdır.

En Çok Okunan Haberler