İşçilerin kalemini kırmadan önce

Zafer Aydın

AKP, fiilen devreye soktuğu tek adam rejimine hukuki kimlik kazandırma yolunda 24 Haziran’da büyük bir dönemeci aştı. Nihayetinde “atı alan Üsküdar’ı geçince” geriye ortaya çıkan maliyetin faturasını kesme işi kaldı. Klavyenin başına geçenlerin bir kısmı, ince dokundurmalarla faturayı işçilere kesti. İşçilere fatura kesme işi çok kişiye de yadırgatıcı gelmedi.

Hatta “bravo”, “helal” nidalarıyla tasdiklendi. Öyle ya sayısal olarak en büyük sosyal sınıf, seçmen kitlesi içinde en ağırlık kesim, 16 yılda yaşadığı onca mağduriyete rağmen oyunu yine AKP’ye verdi. Evet, il bazında seçim sonuçlarına bakıldığında AKP’nin, işçilerin yoğun olduğu bazı yerlerde, fabrika kapatma, özelleştirme gibi uygulamalarla mağduriyetleri arttırdığı illerde oy kaybı yaşandı, ama bu sonuca etki edecek düzeye ulaşmadı. Hal böyle olunca, doktor hastanede çalışan taşeron işçisine, avukat adliyedeki taşeron güvenlik görevlisine, üst katta oturanlar alt kattakilere, tuzu kuru olanlar, paçası çamurlulara öfkeyle karışık sitem etmeye başladı. Bazıları bu sitem işini ifrada vardırarak, mallarını, mülklerini, şişkin banka cüzdanlarını, dolgun ücretlerini ifşa ederek, AKP’ye oy veren işçilere “Biz ne istediysek, sizin için istedik, bundan sonra bizden bir şey beklemeyin” diye köprüleri attı. Elbette seçmen olarak işçilerin davranışları sorgulanıp eleştirilmeli. Ancak bu yapılırken birkaç noktaya parmak basmak, o noktaları göz önünde bulundurarak değerlendirme yapmak yerinde olacaktır.

Öncelikle vurgulamak gerekir ki, AKP kurduğu rant mekanizmasını bir anlamda işçilere kadar uzattı. İhale verdiği her taşerona, müteahhitte, işyeri için ruhsat verdiği her işverene kendi gönderdiği işçileri işe alma şartını koydu. Son 16 yılda kamuda ve özel sektörde geçici veya kalıcı olarak işe girenlerin çok büyük kısmı AKP il ve ilçe teşkilatlarından referansla iş sahibi oldu. Urfa Ceylanpınar Belediye Başkanının seçim öncesinde “Erdoğan ve AKP’ye oy vermeyeni işten atarım” tehdidi tekil bir örnek değil, tıkır tıkır işleyen bu mekanizmanın ifadesiydi. Sırf sosyal medyadaki AKP aleyhtarı paylaşımları nedeniyle taşeron şirketler tarafından işten çıkarılan işçilerin varlığı biliniyor. Bu durum da hesaba katıldığında, resim biraz daha anlaşılır hale gelmektedir. Önceliği iş olan insanların, kurulmuş zorunlu-bağımlılık ilişkisinin dışına çıkarak başka türlü bir davranış sergilemesinin beklenmesi imkânsız değil ama zor.


Memleketin anlı şanlı aydınlarının, AKP’nin yalanlarına gözü kapalı inandıkları, hatta daha ileri giderek AKP’ye kefil oldukları yerde işçilerin, AKP’nin yalanlarına tav olması ağır bir suç olarak nitelendirilemez. Ayrıca, bugün AKP’ye oy verdiği için işçilere yüklenen kimi muhteremlerin sesinin çok çıkmasının, geçmişteki günahlarını unutturmaya yetmeyeceğini de bir kenara not etmek gerek.


İşçiler “Neden AKP’ye oy verdi?” sorusuna cevap ararken farklı disiplinlere başvurulabilir, farklı bakış açılarıyla konu ele alınabilir, ancak birbiriyle ilintili iki noktaya işaret etmenin önemli olduğu kanaatindeyim. Birincisi, sınıftan kaçıştır. Bugün AKP’nin seçim başarasının faturasını işçilere kesme kolaycılığı gibi, dün de reel sosyalizmdeki çözülmenin, başarısızlığın faturası da işçi sınıfına kesilmişti. İşçi sınıfının toplumsal bir özne olma/olabilme ihtimalinin kalmadığı fikrinden hareketle sınıftan uzaklaşılıp, başka öznelere yönelindi. Kimlik politikalarına aşırı abanma, bu alanlarda elde edilecek sonuçlarla demokrasinin kazanılabileceği fikri, sınıfı unutturdu. Öte yandan AKP’nin Türk-Sunni-milliyetçi- muhafazakâr kimliğe seslenme siyaseti toplumda olduğu gibi işçiler arasında karşılık yarattı. Bir anlamda sağdan ve soldan kimlik politikalarına verilen önem işçilerin oy tercihlerini belirledi. İşçiler, sınıfsal refleksleriyle, sınıfsal bilinç ya da iktisadi faktörlerin etkisiyle değil, din, milliyetçilik gibi kültürel ögelerle oylarını sandığa attılar. Ayrıca ortalama vatandaşın tercihinde etkili olan ekonomik istikrar beklentisi, daha kötü olacak korkusu işçiler üzerinde de etkili oldu.

İkincisi, işçiler, istisna diye tanımlanabilecek dönemler hariç genellikle sağ partilere oy verdiler. Aynı işçiler, 15-16 Haziran, Kavel, Derby, 89 Bahar eylemleri gibi pek çok örnekte olduğu gibi sol değerler üzerinden harekete geçtiler. Sendikalaşırken, hak ararken, çoğunluğun sefaleti pahasına azınlığın edindiği servete, yaratılan eşitsizliğe itiraz ederken soldan üretilen argümanlara yaslandılar. Ancak buna rağmen, seçmen olarak tercihlerini soldan yana kullanmadılar. Bu oportünist bir tutum olarak yargılanabilir ama işçilerin siyasal tercihlerinde sınıf dışı faktörlerin güçlü etkisine işaret etmektedir. Toplumun büyük çoğunluğunun sağ, muhafazakâr, milliyetçi reflekslere sahip olduğu yerde, işçilerden seçmen olarak sol tutum beklemek teorik olarak doğru olsa bile gerçekçi değil. TÜSES (Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı) tarafından 1999 yılında yapılan araştırmada seçmenler arasında kendini solcu olarak tanımlayanın oranı yüzde 13,4’tü. Bu 13,4’ün yüzde 17,8 ‘i ise kendisini sosyalist olarak tanımlamaktaydı. (Son dönemde yapılan araştırmalarda da bu oranların çok değişmediği görülmektedir.) Beyaz yakalı çalışanlar arasında solcuların oranı, genel solcu oranının iki katına çıksa bile bunun sonucu değiştirmeye yetecek bir oran olmadığı ortada.
Öte yandan kabul etmeliyiz ki, AKP yalanlarının çekiciliğine işçiler de kendini kaptırdı. AKP, Hitler’den mirasla, yalanı etkili bir propaganda yöntemi olarak kullanırken, bunun özellikle 90 sonrası doğan işçiler arasında alıcı buldu. Grev yasaklarına, örgütlenme hakkının elinden alınmasına takılmayan işçiler, Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP öncesinde yapılan havaalanlarını, barajları, üniversiteleri kendi döneminde yapılmış gibi anlatmasına müşteri oldular. İşçilerin, toplumun diğer fertleri gibi yalan karşısında dayanıksızlığı, önüne konulanı sorgusuz, sualsiz kabul etmesi, 12 Eylül’ün ince ince işlediği kültürsüzleştirme ve depolitizasyon politikalarının bir sonucudur. AKP 12 Eylül’ün sürdüğü tarladan ekin alıyor. Böyle bir durum hafifletici bir neden olamaz ama “İşçiler AKP’nin yalanlarına nasıl inanabiliyorlar?” gibi suçlayıcı, yargılayıcı cümleler kurmadan önce bu durum da dikkat merkezinden uzak tutulamaz. Kaldı ki memleketin anlı şanlı aydınlarının, AKP’nin yalanlarına gözü kapalı inandıkları, hatta daha ileri giderek AKP’ye kefil oldukları yerde işçilerin, AKP’nin yalanlarına tav olması ağır bir suç olarak nitelendirilemez. Ayrıca, bugün AKP’ye oy verdiği için işçilere yüklenen kimi muhteremlerin sesinin çok çıkmasının, geçmişteki günahlarını unutturmaya yetmeyeceğini de bir kenara not etmek gerek.

Sonuç olarak bu hikâyeden çıkarılacak ders, işçilerin kalemini kırmak, idam hükmü vermek, ne haliniz varsa görün demek yerine işçilere gitmek olmalıdır. Kendi mahallemizde, kendimize ait sosyal iletişim mecralarında, kendi kendimize konuşmak yerine sınıfla omuz omuza bir mücadelenin örgütlenmesine girişmek zorundayız. Çünkü işçiler olmadan politik bir değişim mümkün değil. Toplumsal hayatta değiştirici, dönüştürücü gücü elinde tutan özne hâlâ işçi sınıfıdır. 24 Haziran sonrasında perde yeniden açılırken, otokrat, tek adam yönetiminin bir sınıfsal tercih olarak izleyeceği neoliberal politikalar, kapıya dayanan ekonomik kriz, emek ve sermaye, sarayın azınlığı ile toplumun çoğunluğu arasında büyük bir kapışmaya yol açacaktır. Burada sınıfsal farklılıkları, çelişkileri öne çıkaracak örgütlenme ve mücadele perspektifine ihtiyaç var. Ya işçileri Türkiye’nin özgürleşme, demokratikleşme mücadelesine kazanacağız, ya da…

En Çok Okunan Haberler