İstanbul’a istifalarını sundular şimdi barışa kürek çekiyorlar

Gülhün ve İlker Gürbüz, Çanakkale Savaşları’nın 100. senesi olan 2015’te İstanbul’dan Çanakkale’ye kano ile yola çıktılar. O günden beri her yıl “Bizi Unutma” adını verdikleri projeleriyle hem her ulustan ölen o askerlere saygı, hem de barışa dikkat çekmek için bu turlarını yıllardır devam ettiriyorlar. Bu seneki turlarına İzmir’den başladılar ve 23 Nisan’da Çanakkale’de sonlandırdılar. Biz de Çanakkale’de kendileriyle buluştuk ve hikâyelerini dinledik.

Çanakkale Savaşları’nda her ulustan hayatını kaybeden yüzbinlerce askere saygı ve barışa dikkat çekmek için 2015 senesinden beri yaptıkları bu turların ilk akla düşüş fikri, Avustralya’da yaşayan bir Endonezyalı’nın ülkemizde 3 sene evvel gerçekleşen bir söyleşiye gelmesi üzerine hayat bulmuş. “Sen kalk Avustralya’dan Türkiye’ye gel ve 1915 Savaşları üzerine bir söyleşiye katıl. Bizse tarihimizi ne kadar biliyoruz, dedelerimizi, atalarımızı...” İşte Gülhün ve İlker Gürbüz’ü yola düşüren ve düşündüren şey de bu olmuş.

Gülhün ve İlker ile Çanakkale’de bir araya geldik. Tarihi Yalı Han’ın bahçesinde hem tanıştık, hem de kendilerinden tur ve hayat hikâyelerini dinledik.

Onlar da İstanbul’a istifasını sunanlardan. Birkaç ay önce 5,5 yaşındaki çocukları Mira’yı da yalarına alıp Kaş’a yerleşmişler. “İstanbul’un o kaos havasından sonra çok iyi geldi bize Kaş,” diyor Gülhün. Ayda bir defa birkaç gün İstanbul’a gidiyormuş ama bu gidişlerin sonunda koşarak Kaş’a dönüyormuş tekrar.

İlker ise uzun zamandır deniz kayağı ile yakın ilişki içinde. Gerçi bana sorsanız veya denizde görünce o benim için bir ‘kano’ ama doğru adı ‘deniz kayağı’ imiş. 5 metre uzunluğunda ve sadece 58 cm eninde olan deniz kayağı ile birçok yerde tur yapmış İlker. Amasra’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Bozcaada’ya, Marmara Adaları’na defalarca tur yapmış. “Norveç’te, Fiyordlar’da da küreklere asıldık ama o rota bize kolay geldi,” diyor laf arasında. Bu tutkulu bir hobi anlaşılan. Denizle bütünleştiren, karayı izlemene olanak sağlayan ve kas gücünü kullanarak yol aldığın hem keyifli, hem heyecanlı, hem de biraz tehlikeli sayılabilecek bir spor bir yanıyla da.

Gülhün de, İlker de tehlikeye mahal vermemek için kontrollu davrandıklarını, tam techizat ile yola çıktıklarını, can yeleğinden ayrıntılı deniz haritasına, telsizden pusulaya, yedek ekipmandan acil durum malzemelerine dek her daim hazırlıklı olduklarını, rüzgâra göre yol aldıklarını anlatıyorlar. Hatta birkaç gün evvel sonlanan İzmir – Çanakkale turu sırasında Gülpınar – Bozcaada arasında neredeyse 24 saat boyunca küreklere asıldıkları anları anlatırken benim gözlerim fal taşı gibi olurken, onlar gayet sakin çaylarını yudumlayarak anlatıyorlar: “Babakale – Gülpınar dolaylarında rüzgâr tersten gelmeye başladı. Zaten balıkçılar da zor olacağını söylüyordu. Karaya çıkabileceğimiz bir nokta yoktu ve kayalıklarda bir süre bekledik. Sonra hava durumuna ve rüzgâr şiddetine baktığımızda ertesi sabahtan itibaren çok daha yükseldiğini gördük. Ya iki gün o bölgede bir yerde kalıp rüzgârın düşmesini bekleyecektik ya da hava daha da yükselmeden gece boyunca yol alacaktık. Biz ikinci yolu seçtik ve önce Geyikli’ye kürek çeltik. Ardından 1 saatlik bir yolculukla Bozcaada’ya yanaştık. Yanaşırken gün doğuyordu. Küreği her çekişimizde yakamozların pırıltısı bizimleydi. Bir sürü yıldız kaydı tepemizde ve biz bunların hepsini izledik. İnanılmazdı.”

Bir yandan Yalı Han’da Engin’in getirdiği çayları içerken, bir yandan da konudan konuya atlayarak konuşuyoruz. Yolda karşılaştıkları flamingoları, yunusları ve pelikanları anlatırken sanki bu ülkeden değillermiş hissine kapılıyorum. Yarım saat diye buluştuk ama henüz ortak arkadaşlardan bahsederken bile o yarım saati doldurup bir kenara bırakmıştık.

“Savaş kötü bir şey, barışa kürek çekiyoruz,” diyor Gülhün. İlker ile 103 yıl geriye gidiyoruz. O, büyük dedesinin Ağadere Şehitliği’nde yattığını çok sonra öğrendiğini paylaşıyor bizimle. Çanakkale Savaşı’nın neredeyse yarım milyon insanın ölümüne neden olduğunu konuşurken başka şeyler de konuşuyoruz. Bu savaşın insanlık adına da çok önemli şeyler barındırdığını, askerlerin cephede birbirleriyle sigara paylaştığını, mola vererek dinlendiklerini ve bugün bile binlerce Avustralya ve Yeni Zelandalı’nın her yıl Çanakkale’ye anmaya gelmesini, aslında halkların değil ulusların yarattığı problemleri, savaşları ve elbette emperyalizmi konuşuyoruz. “İnsanlığın savaşı yendiği bir savaştı 103 yıl önce burada yaşananlar,” diyor İlker...

Üç sene önce barışa dikkat çekmek ve Çanakkale Savaşları’nda hayatını kaybedenlere saygı amacıyla farklı bir şey yapmak istemişler ve bu tura başlamışlar. İlk üç yıl İstanbul – Çanakkale arasında yol kat etmişler, bu sene ise İzmir – Çanakkale arasını sekiz günde tamamlayarak 23 Nisan’da Çanakkale’ye vardılar. TRT ilk yıl yaptıkları geziden o denli etkilenmiş ki bir belgesel hazırlamışlar, bu sıralar o da yayında.

14 Nisan’da İzmir’de Karşıyaka Yelken Kulübü’nün yolcu ettiği Gürbüz çifti, Gediz deltasını geçerek Aliağa’ya, oradan da Foça’ya ulaşmışlar. Foça’da, Belediye’yi temsilen görevliler ve yelkenciler kendilerini karşılamışlar. Devamında Dikili ve Edremit’e ulaşmışlar. Gece yolculuğu ile de sabaha karşı Bozcaada’ya varmışlar. Bozcaada Belediye Başkanı’nın bizzat karşıladığı Gülhün ve İlker iki günü Bozcaada’da geçirdiklerini söylerken ekliyorlar: “Bozcaada’da olmak, yeni insanlarla tanışmak, toprakla uğraşmak bize çok iyi geldi.” Arkadaşları Antoine ve Öykü’nün evinde misafir olup, adanın da tadını çıkartan kürekçiler iki günün ardından Seddülbahir’e doğru yola koyulmuşlar. Önce Seddülbahir’e, ardından da Çanakkale’ye vardılar geçen gün.

İlker, “Yol boyunca çok insan tanıdık. Aliağa’da emekliler bizi görüp çaya davet ettiler. O yorgunluk üzerine çay deyince akan sular duruyor. Sonra bir de kurufasülye yapmışlar. Çok iyi geldi. Bir de adını anmamız lazım. İzmir’de bizi yolcu ettikten sonra Çanakkale’ye dek aracımızı getiren Hüseyin ve bizi Seddülbahir’de karşılayıp evinin kapılarını açan Abdullah’a da çok teşekkür ederiz. Tersane işçilerine, balıkçılara, Mardin’den gelip kum midyesi toplayan midyecilere, gönlünü açan herkese çok teşekkürler,” diyor.

Gülhün ise bu turda hüzünlendiği bir anı paylaşırken duygulanıyor. Midilli’ye en büyük göçmen geçişinin olduğu noktalardan biri de Edremit Körfezi. O bölgeden geçerken patlak botlarla, ayakkabı tekleriyle ve hatta tekerlekli sandalye ile karşılaşmışlar. Kim bilir ne hayatlar, ne umutlar... Bugünden 103 sene önce neredeyse yarım milyon insanın öldüğü topraklarda, o ölen askerlere saygı amacıyla yapılan turda, günümüzün en acı savaşının yaşandığı Suriye’den kaçan göçmenlere ait kıyafetlere, ayakkabılara, ve onların savaştan kaçmak için kullandıkları patlamış botlara rastlamak çok zor olsa gerek.

Gülhün ve İlker’in kas gücüyle yaptıkları tur takdire değer. Bolca muhabbet ettiğimiz Yalı Han’dan ayrılırken Kaş’ta görüşmek üzerine sözleşiyoruz. Eve dönerken yol boyunca, kürekle gezmedik yer bırakmayan Erden Eruç’u, Hüseyin Ürkmez’i, bisikletle Türkiye’de ve dünyada bir çok yer kat eden Hasan Söylemez’i, Doğa Can Yaman’ı, Cemal Atasoy’u, yıllar önce yürümeye başlayıp “Git” dergisini çıkartan Timur Danış’ı ve nicesini düşündüm durdum. İlker’in, “İnsanın, arabanın ve poşetin girmediği yerleri görüyorsun kürek çekerken, bu üç şeyin girmediği yerler de gerçek anlamda korunmuş oluyor aslında,” diyor. Çok haklı. Ben karavancıyım ve yıllardır gezilerimi karavanımla yapıyorum. Belki de hızla geçip gidiyorum bir kır çiçeğinin üzerindeki kelebeği göremeden. Onlarsa ne şanslılar, denizde yakamozların pırıltısını, yol kenarındaki kaplumbağanın çabasını, kuşların göçlerini fark ederlerken...

En Çok Okunan Haberler