İyi ki doğdun Mağrıbî

Gökhan Atılgan

Mağrib, Kuzey Afrika’nın batısında kalan bölgeye, Mağrıbî de Mağribli olanlara verilen ad. Biz bu adları genellikle “Mal bulmuş Mağrıbî”, “Mağrib’den Maşrık’a” gibi deyimlerden biliyoruz. Mağribî’nin Karl Marx’ın lakabı olduğunu ise biraz daha az biliyoruz. Bu lakap, simsiyah saçları ve esmer teni nedeniyle verilmiş Karl Marx’a. Zira yaşadığı çağda böylesi bir esmerlik Mağrib’i ve Mabğriblileri çağrıştırıyormuş. Bu yazı, 5 Mayıs 1818 doğumlu olan Mağribî’nin 200. doğumgünü vesileyisiyle bazı fragmanlar vermeyi amaçlıyor.

Marx’ın kimlikleri
Marx hakkında yapılan yorumların çoğu onun kimliklerinden birini öne çıkarır ve genellikle diğerlerini görmezden gelir. Bertell Ollman’ın dikkatimizi çektiği gibi, bazı yorumculara göre Marx bir ‘bilim insanı’dır. Kapitalizmin nasıl işlediğine ilişkin tahlilleri, tasvirleri ve tezleri onun iyi bir bilim insanı olduğunu kanıtlar. Bazıları ise Marx’ın kapitalizmin yapısal sorunlarını sergilemesine ve çelişkilerini çarpıcı bir şekilde ortaya sermesine bakarak onun bir ‘kapitalizm eleştirmeni’ yani ‘muhalif’ olduğunu vurgularlar. Kapitalizmin içsel çelişkilerinin aynı zamanda sosyalist bir düzene geçişin imkânı yarattığına dikkat çekişinden ötürü Marx’a ‘bilim insanı’ veyahut ‘muhalif’ olmanın dışında bir tanım bulmak gerektiğine kani olanlar da vardır. Bunlara göre Marx, bugünden çok gelecekle ilgilidir ve bütün mesaisini geleceğin sosyalist toplumunu hayal etmeye hasrettiği için aslında bir ‘düşbaz’ olarak tanımlanmalıdır. Ve nihayet, Marx’ı ‘bilim insanı’, ‘muhalif’ veya ‘düşbaz’ olmanın ötesinde başka bir kimlikle anmanın daha doğru olacağını düşünenlere de rastlanır. Bunlar, Marx’ın kapitalizmi aşmak için gerekli siyasal analiz ve stratejiler üzerine yoğunlaşmasından hareket ederek ona ‘devrimci’ demeyi daha uygun görürler. Ortaya çıkan bu tabloya göre Marx, kendisine yakıştırılan kimliklerden ancak birinin içine sığar. Oysa Marx bu kimliklerden sadece birine sığabilseydi Marx olamazdı. Marx’ı Marx yapan bunlardan sadece biri değil, hepsi birden olmasıdır. Yani Marx ne tek başına ‘bilim insanı’, ne tek başına ‘muhalif’, ne tek başına ‘düşbaz’ ve ne de tek başına ‘devrimci’dir. O, hem bir bilim insanı, hem bir muhalif, hem bir düşbaz ve hem de bir devrimcidir. O, hiçbir bilim insanının olamayacağı kadar devrimci, hiçbir devrimcinin olamayacağı kadar bilimsel, hiçbir muhalifin olamayacağı kadar düşbaz ve hiçbir düşbazın olamayacağı kadar devrimci olduğu için çağlar boyunca hayatın her alanındaki etki gücünü sürdürebilmiştir.

Marx’ın Çalışma Alanları
Marx’ın kimlikleri hakkındaki farklı yaklaşımların bir benzeri de onun çalışma alanları hakkındadır. Bazı yazarlar, ‘esas Marx’ı onun felsefeyle ilgili çalışmalarında bulabileceğimizi ileri sürerler. Zira, Marx’ın en önemli katkıları ve ayırt edici metinleri felsefe üzerine yazdıklarında belirir. Bunun doğru olmadığını, Marx’ı Marx yapan metinlerin iktisat alanındakiler olduğunu savunanlara da rastlanır. Bunlara göre, Marx’ın olgunluk çağının temel eserlerini iktisat alanında vermesi tesadüf değildir. Başka yorumcular ise, Marx’ın gerek felsefî, gerekse de iktisadî yazılarının aslında siyasî yazılarına zemin hazırladığını, dolayısıyla ‘gerçek Marx’ı ancak siyasî yazılarında görebileceğimizi iddia ederler. Tarihi Marx’ın biricik çalışma alanı olarak görüp, diğerlerinin sadece tarih çalışmaları içinde kendi anlamlarını kazanacağını savunanlar da vardır. Oysa Marx’ın çalışma alanını sınırlanmış bir alana hapsetmeye çalışanlar, onun bilim anlayışının bu tür sınırlara girmeyecek kadar asî olduğunu görmezden gelirler ve bu türden ayrımların Marx’ın çalışmalarının bütünleşik doğasına son derece aykırı olduğunu anlamamış olurlar. Marx’ın çalışmalarında felsefe ile iktisat, iktisat ile siyaset ve siyaset ile tarih sürekli kaynaşıp dururlar, birbirlerini beslerler, birbirlerini desteklerler ve bütünleşik olarak evrilirler. Marx’ın metinlerini ayrıksı kılan şey onun sırtını bütünlüğe dönen bir bilim anlayışını başarıyla aşabilmiş olmasıdır.

Marx’ın bakış açıları
Marx için, bugünden ve yarından ziyade geçmişle ilgiliydi, onun derdi tarihin sırrını çözmekti diyenler vardır. Bunun aksine, Marx’ın dünü ve bugünü yarın için araçsallaştıran bir perspektife sahip olduğunu iddia edenler de bulunur. Bazıları ise, Marx’ın esas konsantrasyonunun bugün olduğunu vurgularlar. Gelgelelim, diyalektiğin bir şairi olan Marx, ne tek başına dün ile, ne tek başına bugün ile, ne de tek başına yarın ile ilgilidir. O, bütün dikkatini bunlar arasındaki içsel ilişkilerle yoğunlaştırmıştır. Geçmişi bugünle olan içsel ilişki çerçevesinde incelemiş, geleceğin sosyalist toplumunun potansiyellerini de bugünün içsel ilişkilerinin içinde yakalamaya çalışmıştır. Marx’ın ‘bugün’e ilişkin çözümlemeleri, güncel ilişki ve süreçlerinin tarihteki köklerine uzanır, ama bununla kalmaz, onun ileriye doğru olası sonuçlarına da odaklanır. Bugünün geçmişteki önkoşulları, bugünün çelişkilerinin gelecekte alacağı olası biçimler Marx’ın diyalektik bakışının momentleridir. Ancak, unutmayalım ki Marx aynı zamanda bir devrimcidir ve onun açısından ‘bugün’, zincirin herhangi bir halkası değil, siyasetin eylem ve karar uğrağıdır. Gerek geçmişin ve gerekse de geleceğin anlamı sürekli olarak ‘bugün’de belirlenir. Marx, tarihe sanki bir dinmişçesine itaat etmediği gibi, onun gelecekteki zorunlu sonucu olacağı varsayılan sosyalizmi de bir yazgı gibi görmemiştir. Tarihi siyasî bir bakış açısıyla, siyaseti de tarihsel bir bakış açısıyla ele almıştır. Başka bir deyimle, tarihi siyasallaştırırken, siyaseti de tarihselleştirmiştir.

Marx’ın tanımları
Marx üzerine yazan ve konuşanların yaygın ve tuhaf bir eğilimi vardır. Bu eğilim de, Marx’ın bazı kritik kavramlarını net bir biçimde tanımlamamış olmasından yakınmaktır. Marx, ‘devlet’ hakkında net bir tanım yapmamıştır; Marx, sermayenin ne olduğunu tam olarak tanımlamamıştır; Marx’ın açık seçik bir sınıf tanımı yoktur; Marx’ın ideoloji konusunda farklı farklı tanımları vardır… Bu yakınmaların ardında bir arzu da belirgin bir biçimde sezilir: Keşke Marx, kullandığı kavramları net bir şekilde tanımlasaymış. O zaman hem bazı tartışmaların, hem bazı farklı yorumların, hem de bazı kafa karışıklıklarının önüne geçmiş olurmuş. Bu mesele, yani Marx’ın kavramlarını net bir biçimde tanımlamaması ya da aynı kavrama birden fazla anlam yüklemesi Georges Gurvitch’in de dikkatini çekmiş olmalı ki, meşhur sosyolog hiç yorulmadan Marx’ın ‘ideoloji’ kavramına tam on üç farklı anlam yüklediğini saptamış. Bu ve benzeri sonuçlara bakanların aklına ilk gelecek şey, yaklaşık olarak şöyle bir şey olabilir: Marx, net ve tek bir ideoloji tanımı yapsaydı, yani mesela açıkça ‘ideoloji şudur’ deseydi, pek çok tartışmanın önünü alabileceği gibi, bazı yanlış yorumları da engellemiş olurdu. Gelgelelim, Marx’ın kavramlarını net bir şekilde tanımlamasını beklemenin kendisi bariz bir biçimde sorunludur. Zira Marx’ın takip ettiği içsel ilişkiler felsefesi gerçekliğin yapı taşlarını şeyler olarak görmez ki, Marx’ın sabit tanımları olsun. Ollman’ın ısrarla vurguladığı gibi, Marx için şeyler değil, ilişkiler vardır ve onun kavramlarını kullanımı da ilişkilerin ne kadarını aktarmak üzere tasarlandığına göre değişir. Yani Marx’ın tanımları sabit değil değişken, katı değil esnektir. Değişkenlik ve esneklik onun felsefesinin ve yönteminin öz sonuçlarıdır. Öyleyse günümüz Marksistlerinin yapması gereken şey, Marx’ta sabit tanımlar aramak yerine onun kavramlarının günümüz kapitalizminin ilişkileri içinde nasıl yeni anlamlar kazanabildiğine kafa yormaktır.

Marx’ın bitmeyen şaheseri
Marx’ın tilmizleri arasında onun başyapıtı olarak da kabul edilen Kapital’in tamamlanmamış olmasının sıklıkla talihsizlik olarak görüldüğü malumdur. Marx’ın magnum opus’unun öngörülmüş bazı kısımlarının hiç yazılamaması, son iki cildinin son şeklinin bizzat kendisi tarafından verilememesi ve birinci cilt üzerindeki redaksiyonların da hiçbir zaman bitmemesi Marksistler arasında bir yazıklanma konusu olagelmiştir. Bu tamamlanma sorunu Marx’tan sonraki Marksistler için önemli bir gündem teşkil etmiş, Marx’ın eksik bıraktığı konuları yorumla tamamlamayı deneyen Marksistleri karşı karşıya getirmiştir. Fakat unutulmamalıdır ki, Marx’ın Kapital’i tamamlayamayışı ömrüyle ilgili bir sorun değildir. Marx, daha çok yaşasaydı da muhtemelen Kapital’ini yine tamamlayamayacaktı. Unutmayalım ki, Kapital’e adını veren ‘sermaye’ bir nesne değil, sürekli hareketti. Marx’ın tahlil etmek için didindiği ve eleştirmeye cüret ettiği kapitalizm sabit bir model değil, sürekli devinim hâlindeki dinamik bir sistemdi. Planları defalarca değiştirilen Kapital’in nesnesi durmaksızın değiştiği için yazarını sürekli olarak daha ötelere götürüyordu. Balzac’ın Meçhul Şaheser’inin kahramanı Frenhofer nasıl ki, doğada bulunmayan fakat insan tarafından imal edilen ‘çizgi’ ile gerçekliğin eksiksiz bir temsilini yaratamadıysa, Marx’ın da sermayeye sınırlar ve çizgiler çekmesi mümkün değildi. Marx’ın Balzac’ın bu küçük başyapıtındaki nefis ironileri hoşça karşılayıp Engels’e hararetle tavsiye etmesi boşuna değildi.

Marx’ın kaynakları
Marx, her iyi bilim insanı gibi çalışmalarında çok çeşitli kaynaklardan yararlanmış, bunları kendi felsefesine göre ilişkilendirmiş, kendi yöntemine göre işlemişti. Bu kaynaklar arasında gazete haberleri, nüfus sayımları, hükümet tutanakları, müfettiş raporları, istatistikler ve daha başka türden pek çok veri vardı. Ancak Marx’ı ayrıcalıklı kılan en önemli özelliği neredeyse bütün çalışmalarında dünya edebiyatından mükemmel bir şekilde yararlanmış olmasıydı. Shakespeare’den Goethe’ye, Balzac’tan Dante’ye, Cervantes’ten Schiller’e kadar pek çok sıra dışı yazarın metinleri, bunların yanı sıra da şarkılar, şiirler, efsaneler, atasözleri, melodramlar ve balladlar Marx’ın eserlerinde güzellikle endam eyledikleri için onun yazılarının tadına doyum olmaz. Beri yandan Marx’ın kendisi sıradan bir nesir yazarı olmanın ötesinde edebî bir üslup kurduğu için onun metinleri olağanüstü derecede lezizdir. Marx’ın, doğruyu güzel söylemek, hakikati incelikle ifade etmek için dünya edebiyatını nasıl arkasına aldığını, Prawer’in müthiş kitabı Karl Marx ve Dünya Edebiyatı bu sonbaharda Yordam Kitap tarafından yayımlanınca daha iyi anlayacağız.

Final: Filozof ile Kayıkçı
Mağribî’nin 200. doğum günü için yazılan bu yazıyı, onun sevdiği bir hikâyeyle bitirelim. Kendisi de Mağrib mahreçli olan hikâye, düşünce ile eylem, teori ile pratik arasındaki ilişkileri yeniden ve yeniden düşünmeye kapılar araladığı için ince bir ironiyle olduğu kadar güncel bir çağrışımla da yüklü ve aynı zamanda Marx’ı daha yakından tanımamıza elverişli:
Bir kayıkçı, küçük sandalıyla, bir nehrin fırtınalı sularında hazır beklemektedir. Karşıya geçmek isteyen bir filozof sandala biner. Sonra aralarında şu diyalog geçer:

Filozof: Tarih hakkında bir şey biliyor musun?

Kayıkçı: Hayır!

Filozof: O zaman ömrünün yarısını ziyan etmişsin. Peki hiç matematik öğrendin mi?

Kayıkçı: Hayır!

Filozof: O zaman ömrünün yarısından çoğunu boşuna harcamışsın.

Bu sözler daha filozofun ağzından çıkar çıkmaz, rüzgâr sandalı devirir, hem kayıkçı hem de filozof nehre düşerler.
Bunun üstüne,

Kayıkçı: Yüzme biliyor musun?

Filozof: Hayır!

Kayıkçı: O zaman sen de ömrünün tamamını boşa harcamışsın.

Kaynaklar
Francis Wheen, Karl Marx, çev. Gül Çağlı Güven (İstanbul: E Yayınları, 2009).
Francis Wheen, Das Kapital, çev. C. Badem (İstanbul: Versus, 2008).
Daniel Bensaïd, Marx Kullanım Kılavuzu, çev. Volkan Yalçıntoklu (İstanbul: Habitus, 2011).
Bertell Ollman, Diyalektiğin Dansı: Marx’ın Yönteminde Adımlar, çev. Cenk Saraçoğlu (İstanbul: Yordam Kitap, 2008).
Bertell Ollman, Yabancılaşma: Marx’ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı, çev. Ayşegül Kars (İstanbul: Yordam Kitap, 2011).

En Çok Okunan Haberler