Jenga kulesi

Gregory Galloway’in Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Adam Strand’ın Otuz Dokuz Ölümü” adlı romanında, ânı yaşamanın pek öyle kolay olmadığını anlatır. Hiçbir an izole değildir çünkü: “Sonrasında gelen her şeyle bağlantılıdır ve onlar da aynı yüz ekşiten bağlantılarla birleşmiştir; ağır, sonsuz bir zincirle bağlı, nereye gitsen taşımak zorunda olduğun demirden bir gülle. Her şey birbirininin üzerine inşa edilmiş, her an çökecek gibi duran titrek bir Jenga kulesi gibi.” O kule, durmaksızın çöküyordu… Adam Strand, bir şey istiyordu ama ne istediğini bilemiyordu. Gerçekte çok şey istiyordu, yaşadığı hayal kırıklıklarına ve çektiği acılara son vermeyi... Kafasının içinde geçmişinin sürekli tekrar etmesinden ve her zaman aynı sonuçlara ulaşmaktan yorulmuştu. Bir şey olsa ve hayatın akışı değişse… Adam Strand, ne zamanki kendisini küçük bir tanecik olarak kabul edip, hiçbir işe yaramasa, umursanmasa ve görülmese bile yazmaya devam ederek bir şeyleri yakaladığını ve yavaş yavaş da olsa kendisinde bir şeyleri değiştirebildiğini görünce, kendisini öldürmekten vazgeçmişti.

Açgözlülük

İnsanın kendisini küçük bir tanecik olarak görmesinin neden rahatlatıcı bir yanı vardır? Sistemin şartladığı açgözlülükten kurtardığı için mi? Açgözlülük denilince akla yemek, para, seks gibi şeyler gelir önce. Doymayan, doymamayı arzulayan bir açlık… Salman Akhtar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan “Acının Kaynakları” adlı kitabında, açgözlülüğün ikincil dışavurumları olarak, aceleciliği ve nankörlüğü gösteriyor. Acelecilik, açlığa tahammül edememe ve bekleyememe, nankörlükse başkalarından alınan şeylere karşı minnet duymama, o şeylere sahip olmanın kendisinin doğal hakkı olduğuna inanma anlamına geliyor. Açgözlülüğün kışkırtıldığı bir toplumda, başkalarıyla acımasız rekabet, kendisi dışındakilerin ihtiyaçlarını görmeyi engelleyen kayıtsızlık ve empati yitimi yaygınlaşır. Açgözlü birisinin hayal kırıklıklarına tahammül etmesi de güçtür. Akhtar, açgözlülüğün temellerini Freud’a dönerek açıklıyor. Freud, “Emen bebeğin her nesneye sahip olmak isteyen (ki ağzına sokabilsin) ilkel açgözlülüğü, medeniyet ve yetiştirme tarzıyla tamamen aşılabilmiş değil” diye yazmış. Aşılabilir, ama medeniyet ve yetiştirme tarzı henüz o seviyede değil. Hatta medeniyet, kapitalizmle birlikte tersine bir seyirle açgözlülüğü kullanır ve çoğaltır hale gelmiş.

Hayal Kırıklığı

Açgözlülük de çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanır. Ian Craib’in “Hayal Kırıklığı” kitabı, bu açıdan ufuk açıcı bilgilerle dolu. Craib, “umut” ve “arzu”yu birbirinden ayırıyor örneğin. Umut etmek, umudun gerçekleşmeyebileceğinin kabulünü de içeriyor. Arzuda ise benliğimizin çocuksu kısmı devrededir. Umut, bir düşünsel etkinlikle oluşurken, arzuda temel güçler tarafından yönlendiriliriz. Ama ikisinde de aşırıya kaçıldığında, hayal kırıklığı kaçınılmaz. Arzudan doğan hayal kırıklıklarıyla baş etmek nispeten daha kolayken, umutsuzluğa neden olan hayal kırıklıkları pes etmeyle sonuçlanabiliyor.

Hakkımız

Craib’in günümüzde hayal kırıklıklarının nasıl yaşandığına dair tespitleri de, değişen benlik modellerimizi anlamak açısından önemli. Craib, eski devrimcilerle çağımızın politik kişilerini karşılaştırıyor. Eskiden diyor Craib, kendi arzu ve taleplerimizi yüksek ideallerimiz, yani kendimizi adadığımız dava uğruna kısıtlar, başarısız olduğumuzda ise toplumu değil, kendimizi suçlardık. Şimdinin ahlakında ise, ideallerimizle kendi kişisel ihtiyaç ve taleplerimiz eşit düzeyde önemde, eskiden utanarak gizlenen kişisel ihtiyaçları bugün “hakkımız” olarak nitelendiriyoruz. İstediğimiz gibi bir yaşam sürdüremediğimizde ise kendimizi değil, toplumu ve diğer insanları suçlama eğiliminde oluyoruz. Günümüzde, kendisini Adam Strand gibi evrendeki küçük bir tanecik gibi görenler pek az sanki. Evren yeni keşiflerle sürekli genişlerken, iç dünyamız sürekli bir daralma içinde. Craib’in altını çizdiği gibi, bebekliğe özgü tümgüçlülük hissinden kurtulamadığımız sürece, “bizim istediğimiz gibi olmayan” bu dünyaya, sadece öfke duyabiliriz. Açgözlülük ve hayal kırıklığı temel sorunumuz olmaya devam eder, benliğimiz devrildi devrilecek bir Jenga kulesi gibi titreyip durur.

En Çok Okunan Haberler