Kaçak hakikat

“Saatin tik takları arasında yaşamak…” Lawrence Durrell’in “Clea” adlı romanında vardı. Yazarken zamanın elinden kurtulduğumu hissediyorum, ama bir gazete yazısı nasıl zamansız olabilir ki? “İskenderiye Dörtlüsü”nü okuduğum günlere dönüyor zihnim, kendi zamansızlığında. Beyoğlu, yağmurlu sokaklar, öğrenci evlerinde, izbe bar köşelerinde kendimizi, aşkı ve hayatı sorguladığımız günler. Kanımız kaynatacak ne çok fikir vardı. Var mı hâlâ? Fikirler bir yere gitmez, karşılaşmanız ve baştan çıkmanız ya da baştan çıkarmanız gerekir. Aşk gibi… Kendinizi teslim edince yaşayacağınız bir büyü. Sonu nasıl olur bilinmez, düşünülmez de… Sonunu düşündüğün şeyden korkarsın çünkü, önce yaşamaktan…

O kadar ağır ve acı olaylar yaşandı, öylesine derin bir belirsizlik ve tehlikeyle kuşatıldık ki, içimiz dışımız gündem oldu. Her an tetikte, her an büyük ve öncekinden daha saçma, berbat, acı bir şey olacak duygusuyla yaşamanın bedeli, şöyle sakince zamanın dışına çıkıp fikirlerle buluşmayı imkânsızlaştırdı, önemsizleştirdi. Tam tersinin olması gerekmez miydi? Asıl şimdi, kanımızı kaynatacak fikirler lazım değil mi?

Aragon’un yeni çıkan, 91 yıl sonra Türkçeye çevrilmiş “Paris Köylüsü” romanını okurken de bu duyguyu yaşadım. Gerçeküstücülerin kendinden eminliği, yeni bir şey söylüyor olmanın coşkusu… Kanı kaynayan bir dolu genç… Aragon, 26 yaşındayken yazdığı romanın önsözünde, “kaçak hakikat”ten bahsediyor örneğin, bakışların sırt çevirdiği topraklardaki kapkara bir krallıkta gezinen. Yazmak, “kaçak hakikat”in peşinde, o kapkara krallığa ait topraklarda yolculuğa çıkmak... Peşinde olduğun hakikate belki hiçbir zaman kavuşamayacaksın, ama o yolculuğun kendisi bir hakikate dönüşebilir, dönüşüyor…

Winnicott’ın “Oyun ve Gerçeklik”te yazdığı gibi, “dünya ve dünyayla ilgili ayrıntılar sadece uyulması gereken ya da uyum talep eden bir şey olarak” yaşanırsa, bu boyun eğiş birey için bir boşunalık duygusunu da beraberinde getirir; hiçbir şeyin önemli olmadığı, hayatın yaşamaya değmediği düşüncesine neden olur. Kitle kültürü ve şu dillerinden düşmeyen çoğulculuğun dayattığı şey, insanın kendisinden ve hakikatten vazgeçmesi değil mi? O yüzden mi, iktidara boyun eğenlerin umurunda olmuyor hakikat?

Önümde karbonatlı çay ve kitaplar, geçip giden gemilere bakıyorum balıkçılar kahvesinde. Balıkçıların dönmesini bekleyen şu kedilerle aramda bir fark yok. Gemilerden birine atlayıp açık denizlere gitme hayali bile kurmaz oldum. İstanbul’u keşfetme isteğiyle de yanıp tutuşmuyorum artık, sanki her şeyini biliyormuşum gibi. Hayal kırıklıklarıyla baş edemediğim için belki de. Aragon’un 1920’lerdeki Paris’i başka bir gözle, kaçak hakikatin peşinde sokak sokak yazdığı gibi, ben de İstanbul’u yazamaz mıyım? Walter Benjamin, “Pasajlar”ı yazma fikrini, Aragon’un bu romanından esinlenmiş. Benjamin, “bugünü düşle bağıntılı olan uyanık dünya niteliğiyle yaşayabilmek için”, olup bitenin bir düşün yoğunluğu içerisinde ele alınması gerektiğini yazmıştı. Tarihçi, bir tür düş yorumcusu gibi olmalıydı, işte o zaman kaçak hakikate yaklaşabilirdik.

Benjamin, gerçeğin kitlelere, kitlelerin de gerçeğe göre şekillendiğini yazmıştı. Nazilerin yükselişine tanık olduğu o günlerde, faşizmin, “kurtuluşunu, kitlelerin kendilerini ifade edebilmelerini (elbet haklarını tanımaya yanaşmaksızın) sağlamakta” bulduğunu görmüştü. Bu anlamda çoğulcuydu faşizm. Faşizmin siyaseti estetize etmesine karşılık, komünistlerin sanatı politize etmeleri gerektiğini söylüyordu ısrarla.

Çayımdan son yudumu alıp iskeleye çıkıyorum. “İskenderiye Dörtlüsü”nü okuduğum günleri, kanımı kaynatan fikirleri düşünüyorum. Şöyle yazmıştı Durrell, “Clea”da: “Büyük aşk okulları doğacak, duyusal bilgiyle zihinsel bilgi hızlarını birbirlerinden alacaklar. İnsan denilen hayvan kafesten çıkarılacak, bütün taşlaşmış inanç artıkları, pis kültür samanları temizlenecek…” Açık denizlere doğru geçip giden gemilere bakıp gülümsüyorum, Durrell’in “Hayat her şeyin efendisidir. Aklın doğasına aykırı biçimde yaşamaktayız. Gerçek öğretmen dayanma gücüdür” sözünü hatırlayarak…

En Çok Okunan Haberler